Mevlana’nın ölümünden sonra son derece müteessir olan dostları, O'nun ışıklı yolunda izini takip edenler, gönül tapusuna giren ve O'ndan feyiz alanlar yavaş yavaş ken­dilerine gelmeye başladılar. Bundan son­ra ne olacaktı? Her şey Mevlâna ile başlamıştı; O'nun yokluğu ile her şey yok olup gidecek miydi? Toparlanmalı; Mevlâna, fikriyle, düşünceleriyle yaşatılmalı, aydınlık yolu izlenmeliydi. Ama kim kılavuzluk edecekti; kimdi Mevlâna'yı temsil edecek?
Hastalığı günlerinde bu sorular akla gelmemiş değildi. Mevlâna'nın yakınında bulunanlar, Mevlâna'nın son öğütle­rini verdiği sırada:
-Efendimiz, sizden sonra halifemiz kim olur? diye üç kere sormuşlar, her defasında da:
-Çelebi Hüsâmeddin'imiz halife olur, cevabını almışlardı.
Gerçekten de, Kuyumcu Selâhaddin'in ölümünden sonra, Çelebi Hüsâ­meddin Mevlâna'nın en yakın dostları ve halifeleri arasında seçkin yerini almış­tı. Mevlâna'ya Mesnevî'yi yazdırtan, varını yoğunu Mevlâna yolunda harcayan, ona gönülden bağlı Çelebi Hüsâmeddin, daha Mevlâna'nın sağlığında, Mevlâ­na'nın halifesi olabileceğini herkese kabul ettirmişti. Ettirmişti ama, ortada bir de Sultan Veled vardı. O, babasının ilim ve irfan potasında pişmiş, herkesin sevgisini kazanmış bir tasavvuf eriydi. Mevlâna, onu öteki oğullarından daha çok sever, ona: "Bana yaradılış ve huy bakımından en fazla benzeyen sensin" derdi. Mevlâna'nın bıraktığı posta hakkıyla oturabilir, onu lâyıkıyla temsil edebilirdi. Çelebi Hüsâmeddin de böyle düşünürdü elbet. Mevlâna'nın vârisi olarak Sultan Veled'in posta oturmasını gönülden isti­yordu. Bir gün Sultan Veled'i ziyaretinde şöyle dedi:
- Veled, sen bize Pirimizden, armağansın. Ondan sonra uyulacak, dayanılacak tek kişi sensin. Onun yüce makamı sana düşer. Çünkü senden daha arif olan; yol, iz bilen yok.
Bu teklifi kabul etmeyen Sultan Veled İbtidânâme adlı eserinde bu olayı şöyle nakleder:
"Hayır, Babam ölmedi; gerçekten diridir O. Ölen onun maddi varlığı, yıpranıp giden cesedi. Ruhu Allah civarında ölümsüz yaşıyor. Peygamberimiz, Mü'minler ölmezler, demedi mi? Ba­bamın zamanında halifemizdin. Şimdi de halifemiz sen olacaksın.
imam sendin, biz sana uyardık, şim­di de uyacağız. Bu babamın vasiyeti, bu vasiyet yerine gelmeli".
Çelebi Hüsâmeddin, Sultan Veled'e ne kadar yalvardı, rica ettiyse de Sultan Veled kabul etmedi. Çaresiz, gönül hoşluğu ile Mevlana’dan boşalan postu devraldı.
İlk Postnişîn
Çelebi Hüsâmeddin (Ö.1284)
Çelebi Hüsâmeddin, böylece, sessiz-sedasız gönül postuna oturdu. Aslın­da Mevlâna, bir tarikat kurucusu değildi. Bir tarikat kurmayı, bir tarikatın piri olmayı hiç düşünmemişti. Onun yolu ilâhî aşk ve cezbe yoluydu. Bu yolda pişmiş; pişme de ne demek, yanıp tutuşmuştu. Ölümüne yakın yıllarda: "Ben tenden soyundum; O, hayâlden soyundu. Artık vuslat ilinin en ileri makamlarında salınmadayım (Mesnevi, C.6, Beyit: 4619) diyor, bir an önce Allah vuslatını özlüyordu.
Peki ama, neydi istenen? Mevlâna'dan sonra, O'nu temsil edecek bir ha­lifeye ne lüzum vardı? istenen, Mevlâna yolunu, Mevlâna düşüncesini canlı ve ayakta tutmaktı. Sağlığında Mevlâna'nın çevresinde toplananlar, O'nun ölümüyle dağılıp, tükenmemeliydiler. Mevlâna gibi olan, O'nun gibi düşünen biri, tutuşturulan bu aşk ocağını sonsuza dek tüttürmeli; bu ocağın sahibi ve mürşidi ol­malıydı. Bunun için bir halifeye lüzum vardı, işte Çelebi Hüsâmeddin bunun için bu görevi üstlenmiş, Mevlâna dostlarının başına geçmişti.
Çelebi, daha genç yaşında, halim-selim bir ahî genci iken, Mevlâna'nın halkasına girmişti. Asıl adı Ahi Hüsâmeddin Hasan'dı. Babası. Konya ahile­rinin şeyhi olarak bir zaviyede oturuyor­du. Ataları, Urmiye'den göçerek Konya'ya gelip yerleşen fütüvvet ehliydi. Bu yüzden Çelebi Hüsâmeddin'e Ahi Türkoğlu da deniyordu.
Çelebi Hüsâmeddin'in ilk isi, Mevlâna'nın. mezarı üzerine Türbe yaptırmak olmuştu. Mevlâna, sağlığında mezar üzerine türbe yaptırma geleneğine pek uymuyordu. Babası bilginler sultanı Bahâeddin Veled öldüğü zaman, cenazesi, şimdiki Mevlâna Türbesi'nin bulunduğu Has Bahçe'ye defnedilmişti. Mevlana'ya büyük saygı besleyen Selçuklu ve­ziri Emir Muineddin Süleyman Perva­ne, bu mezar üzerine bir türbe yaptırmak isteyince, Mevlâna ona: "Şu gök kubbeden daha iyisini, daha büyüğünü yapamayacağına göre, yenisini yapmaya zahmet etmeyiniz." diyerek bu isteğinden vazgeçirmişti.
Mevlâna, Mesnevisinin üçüncü cildinde: "Mezara türbe yaptırmak, üstüne kubbe kurmak, mânâ sahiplerince makbul değildir." diyor ve ilâve ediyordu: "Bizim mezarımızı yerde arama! Bizim mezarımız ariflerin gönülleridir." Mevlâna'nın mezar üzerine türbe yaptırmanın gönüllüsü olmadığı bu sözlerinden açıkça anlaşıldığı halde, Mevlâna'nın menkıbelerini ya­zan ve Çelebi Hüsâmeddin'in halifeliğinde sağ olan Ahmed Eflakî. Mevlâna'nın vasiyet yollu şu sözlerini kaydediyor:
"Bizim dostlarımız, türbemizi, uzaklardan görünecek, şekilde yüksek yapsınlar. Kim bizim türbemizi ta uzaklardan görerek tam bir inançla bizi hatırlarsa, onun nâmı iki cihanda aziz olacaktır. Tam bir aşkla riyasız bir doğrulukla gelip türbemizi ziyaret edenin dileğini Yüce Allah yerine getirir."
Mevlâna bu sözü söylemiş olsa da, olmasa da, ölümünden sonra, mezarı üzerine bir türbe yapma isteğinin kimse önüne geçemezdi. Mezar her gün ziyaret ediliyor, her ziyaret eden bu isteği tekrarlıyordu. Mevlâna'nın Ölümünden birkaç ay sonra, Mevlâna'ya büyük bir saygı besleyen Emir Alâmeddin Kayser, bu istekle Sultan Veled'e başvurmuş, önce onun rızasını almıştı. Sultan Veled'in "kabul" sözünden sonra, Alâ­meddin Kayser, Emir Süleyman Pervane ve onun varlıklı eşi Gürcü Hatun'la işbir­liği ederek seksen bin dinar para toplamış, bir türbe yaptırılması için Çelebi Hüsâmeddin'e teslim etmişti. Bu para kısa sürede yüz altmış bin dinara yükselmiş ve türbe yapımına geçilmişti.
Selçuklu devrinin tanınmış mimarlarından Tebrizli Bedreddin'e yaptırılan Türbe, ilkin dört fil ayağı sütun üzerinde yükselen dilimli bir tuğla gövde ve onun da üzerinde yine dilimli konik bir kümbet şeklindeydi. Kuzey yönünde yüksek kemerli acık bir eyvanı vardı. Dogu, Batı ve Güneyi kapalıydı. Eyvan'da, Mevlâna'nın mezarı üzerine, Selim oğlu Abdülvâhid ve Konyalı Genak oğlu Hûmâmeddin adlı iki usta ahşap bir sanduka yerleştirmişlerdi. Mevlâna'ya ait olan bu ahsap sanduka bugün Sultânu'l Ulemâ'nın kabri üzerinde bulunmaktadır. Sandukanın heybetli görünüşü halk arasında Mevlâna ölünce babası ayağa mı kalktı? gibi bir söylentiye sebep olmuştur Sanduka'nın üzerindeki sülüs yazılar, Mevlâna'nın Divan'ından ve Mesnevî'sınden seçilmiş; kitabesi Çelebi Hüsâmeddin ve Sultan Veled tarafından yazılmıştı.
Böylece Mevlana Dergâhı'nın nüvesi ve temelleri atılmış oluyordu.
İlk Dergâh
Mevlâna Türbesi'nin bulunduğu Has Bahçe, Konya Kalesi'nin dışında, Ak­saray Kapısı yakınlarındaydı. Has Bahçe, Selçuklu Sultanı 1. Alâeddin Keykubad tarafından Mevlâna'nın babası Bahâeddin Veled ve ailesine armağan edilmişti. Konya giderek büyüyor, surların dışına taşıyordu. Has Bahçe'nin çevresinde ev­ler, konaklar yaptırılmıştı. Çelebi Hüsâmeddin, Has Bahçe'yi bir duvarla çevirte­rek geleceğin Mevlâna Dergâhı'nın yeri­ni tayin etmişti. Önce Türbe'nin bitişiğin­de birkaç oda yaptırıldı. Bu sırada Türbe'ye bağışlar yapılıyor, vakıflar bağlanı­yordu. Türbe'de müezzinler, imamlar, Mesnevîhânlar görevlendirildi. Mesnevîhân Sirâceddin bunların başındaydı. Her Cuma namazından sonra Çelebi Hüsameddin, Mevlâna dostlarını, topluyor, Mevlana’nın türbesini coşku ile ziyaret ediyordu.Bu ziyaretten sonra Kuran-ı Kerim ve Mesnevi okunuyor, dervişler sema ediyorlardı.
Çelebi Hüsâmeddin, Mevlâna dost­larının başına geçmiş, onları, dağılıp git­mekten kurtarmış ve onları bir araya getirmişse de bir tarikat kurucusu ve Pir’i olmamıştır. Hüsâmeddin'in halifeliği, Mevlâna dostlarına şeyhlik, mürşitlik görevini yerine getirişi on yıl sürdü. 1284 yılının Ekim ayıydı. Eflâki'nin anlattığı bir hikayeye göre Çelebi. Meramdaki ba­ğında bir semâ toplantısı yapmış, Mevlâ­na âşıkları bu toplantıya katılmışlardı. Semâ devam ederken Konya'dan gelen Mevlâna Türbesi'nin kubbesindeki âlem'in düştüğünü haber verince Çelebi, derin bir âh çekmiş, ağlamaya başlamıştı. Çelebi: "Şeyhim beni çağırı­yor. Göç zamanı geldi, ömür kadehi dol­du, beni eve götürün" demişti. Evine gö­türdüler. Birkaç gün sonra da (25 Ekim 1284 Çarşamba) vefat ettiği haberi Kon­ya'ya yayıldı. Çelebi Hûsâmeddin'in ce­naze namazını Sultan Veled kıldırdı ve Mevlâna'nın baş ucuna defnedildi.
SULTAN VELED (Ö.1312)
Çelebi Hûsâmeddin'in ölümünden sonra, Mevlâna postuna, Mevlâna'nın büyük oğlu Sultan Veled'in varis olaca­ğı olağandı. Bundan kimsenin şüphesi yoktu. Kendisi ibtidanâme adlı eserinde şöyle diyordu: "Halk, genç-yaşlı hep toplanıp yalvardılar. Ey Veled dediler, baba­nın yeri zaten senindi, çünkü onun sana sevgisi daimiydi. Öyle olduğu halde, Hûsâmeddin'e verdin. O göçünce artık ba­hanen kalmadı. Allah'ın takdiri böyle. Bu sözler üzerine, ben de tekliflerini kabul ettim "
Sultan Veled, Mevlâna'nın yerini al­dığı zaman 58 yaşındaydı. O da Mevlâna'ya uymuş, onun sevdiklerini sevmiş, Tebrizli Şems'e, Kuyumcu Selâhaddin'e bağlanmış, hizmetlerini görmüştü. Çele­bi Hüsâmeddin'e de aynı saygıyla bağlanmış babasının ölümünden sonra onu, isteyerek babasının postuna oturtmuş, kendisi de bir «mürit» gibi ona hizmet vermişi. Bu üç tasavvuf erinden başka, Sultan bir ömür boyu bağlandığı, feyiz aldığı, mânevi terbiyesi altında yıllarca önünde diz çöktüğü bir ulu kişi daha vardı. Mevlâna'nın has mürit­lerinden Bektemûroğlu Şeyh Kerimeddin. Mevlevi kaynaklarının tümü, Bektemûroğlu Şeyh Kerimeddin'i Sultan Veled'in ho­cası sayar; onun yüceliğini, gönül ve görüş zenginliğini dile getirir­ler. Sultan Veled, Çelebi Hüsâmeddin'den sonra Mevlâna dostla­rının Şeyhi olduğu halde, Şeyh Kerimeddin'i yine şeyhi saydı. O, 1292 yılı Kasım ayının baslarında vefat ettiği zaman onu babasının hemen yanı başına defnetti.
Sultan Veled'in Mevlâna'nın maka­mını temsil etmesiyle, kendisine uyanla­rın sayısı da giderek artıyordu. Veled babasının ölümünden sonra, daha önce Emir Bedreddin Gevhertas'ın Mevlâna ailesi için yaptırdığı medrese ve evden ayrılmamıştı. Şimdi burası müritlerle dolup taşıyor, dar geliyordu. Mevlâna'nın Türbesi çevresinde her ne kadar mescit, semahane gibi ek binalar yapılmışsa da bunlar da yetersizdi. Burada kendi ailesi­nin oturacağı ve müritlerin de toplanabi­leceği yeni bir medrese yaptırmaya karar verdi. Selçuklu emirleri ve varlıklı kişilerin yardımı ile birkaç yıl içinde medrese yapıldı. Sultan Veled, eşi ve çocuklarıyla bu medreseye tasındı. Uzun yıllar Mollâyı Cedid yahut Velediyye adıyla bilinen bu medrese; zamanla harap olmuş, 1888 yılında üzerine yeni odalar eklenerek Bahâiyye Okulu yapılmış, 1951 yılı Ekim ayında, Mevlâna Meydanı'nı geniş­letmek amacıyla yıktırılmıştır. Mevlâna'nın oturduğu medrese de, bu yeni medresenin yapılması ile Mollâyı Atik Medresesi olarak tanınmış, zaman içinde tamamen yıkılarak yeri dahi unutul­muştur.
Sultan Veled'in yaptırdığı yeni medrese ile Mevlâna Türbesi çevresinde filizlenmekte olan Dergâh, daha geniş bir mekan kazanmış, ayrıca Mevlâna ailesi de Dergâh'ta kalmaya başlamışlardı.
Sultan Veled'in Teşkilatçılığı
Sultan Veled'in, posta oturmasıyla, Çelebi Hûsâmeddin'in aksine, Türbeye bir hareket ve canlılık gelmişti. Çelebi Hüsâmeddin, çekingen, içe dönük, sessiz yaradılışta, bir adamdı. Sultan Veled ise; girişken saray ve devlet adamlarıyla iyi ilişkiler içindeydi. Her ne kadar Mevlâna topluluğu­nun adı henüz konmamışsa da, topluluk Sultan Veled'in çevresinde kümeleştiği için çoğu zaman bunlara Veledi deni­yordu. Mevlâna'ya izafeten Mevlevi de dendiği oluyordu.
Sultan Veled'in dost ve derviş çevresi giderek büyüyordu. Gerçekten de 1300’lü yıllara gelindiği zaman Mevlana Türbesi ve çevresi, Sultan Veled'e uyan­ların toplandığı yer haline gelmişti.   Sultan Veled, Çelebi Hüsameddin‘le birlikte başlatılan Mesnevîhânlığı, daha da dü­zene sokmuş; Dergah'ta, Mesnevi okunacak gün ve saatleri, sema meclislerinin zamanını ayarlamış, semânın ve mutrıbın düzenini, belli kaidelere bağlamıştı. Türbeye ve Dergâh'a yapılan bağışlar artıp, yeni vakıflar bağlandıkça, dervişlerin yatıp kalktıkları, semâ ve musiki çalışmaları yaptıkları yeni binalar yaptırılmıştı. Hâttâ "derviş olmanın da bir yolu yordamı olmalıdır" diyerek, bunun da usûl ve kaidelerini ortaya koymuş, öğretm­işti.
Sultan Veled, Mevlâna yoluna gi­renlerin uyacakları usûl ve erkânı en ince ayrıntıları ile tespit ederken, bu yolun yayıcılarını da seçmeye, onları Anadolu şehir ve kasabalarına göndermeye başla­mıştı. Has müritlerinden Şeyh Süleyman Tûrkmâni’yi Kırşehir'e göndermiş, orada bir Mevlevi zaviyesi kurdurmustu. Muhammed Alâeddin Amasya'ya, Hüsâmeddin Hüseyin Erzincan'a, Sul­tan Veled'in halifesi olarak gitmiş ve halkı Mevlâna yolunda aydınlatma görevini almışlardı. Böylece Sultan Veled'in ölümüne yakın yıllarda Mevlevîlik resmen kurulmuş oluyordu.
Sultan Veled, Kuyumcu Şeyh Selâhaddin'in kızı Fatma Hatun'la evlenmiş, bu hanımından Ulu Arif Çelebi adlı oğluyla, Mutahhara Âbide ve Şeref Arife adlarında iki kızı doğmuştur. Fatma Hatun'un ölümünden sonra, bir biri ardınca Nusrel Hatun ve Sünbüle Hatun adlı, iki hanımla daha evlenmiş; birincisinden Şemseddin Abid. ikincisinden Selâhaddin Zâhid ve Hüsameddin Vâcid adlı, oğulları dünyaya gelmiştir. Böylece 4 oğlu iki kızı bulunan Sultan Veled, kızların­dan Mutahhara Abide Hatun'u Germiyanlı Beyi Süleymansah’la evlendirmiştir.
Sultan Veled. II Kasım 1312 yılın­da, 86 yasında iken kısa sûren rahatsızlı­ğından sonra sonsuzluk alemine göç­müş; cenazesi, Mevlâna Türbesi'nde, ba­basının sandukasının sol tarafına gömülmüştür. Öldüğü zaman büyük oğlu Ulu Arif Çelebi, 40 yaşındaydı ve babasının makamına oturmuştu.
ULU ARİF ÇELEBİ (Ö.1320)
Hz. Mevlâna'nın torunu ve Sultan Veled'in büyük oğlu Ulu Arif Çelebi, 6 Haziran 1272 günü doğduğu zaman, Mevlâna sağdı. Mevlâna, doğduğu gün, loğusa yatağındaki annesi, Fatma Hatun'un odasına gelerek başına altınlar saçmış, torununu kucağına alarak;
"Mübarek bâd ber- mâ in Feridun
Ki gerded pâdşâh-i din Feridun "
diye başlayan ve "Kutlu olsun Feridun bize. Din sultanı olsun, gökteki ay gibi parlasın, aydın bir hâle gelsin, şekerlerle dolu Mısır ülkesi gibi tatlı olsun. Kutluluk meydanından topu çelsin, eğerini vura­rak, yağız devlet atına binsin. Feridun ik­bal burcundan doğdu, o bastan başa sevgi doludur" diye devam eden gazeli­ni söylemişti. Adını Feridun Arif koydu.
Etrafındakilere:
-Bu çocuğu Ulu Arif diye çağırın. Bana da babam "Hüdavendigâr" derdi adımı söylemezdi. Ona bu adı mânevi bir armağan olarak veriyorum, dedi.
Çocuk giderek büyüyordu. Mevlâna onu çok sevmişti. Bir gün oğlu Sultan Veled'e söyle dedi:
-Ben bu çocukta yedi nur görüyorum. Bu nurlar babam Bahâeddin Ve­led'in, Şeyhim Seyyid Burhâneddin'in Hazret-i Şems'in, Şeyh Selâhaddin'in, Çelebi Hüsâmeddin'in nurları; benim nurum ve senin nurun.
Arif bir yaşına gelince, kucaktan inmez olmuştu. Mevlâna ve Çelebi Hüsâ­meddin onu dizlerinin dibinden ayırmı­yorlardı. Ne var ki, bu yüzünde ilâhi nur­lar parlayan sevgili yavru, bir buçuk yaşı­na bastığı günlerde, Mevlâna sonsuzlu­ğa kanat açarak ebedi diyara göç etti.
Feridun Ulu Arif büyüdükçe, hâl ve tavırlarıyla dedesi Mevlâna'ya çok benzi­yordu. Bu benzerliği görenler, ona Ulu Arif Çelebi demeye başlamışlardı. Çele­bi adı, "Çalabî", yani "Allah'dan, Allah yolundan, Allah'ya ait" anlamına geldiği gibi «bey, efendi» anlamına da geliyor­du. Çelebi Hüsâmeddin'den sonra, Sul­tan Veled'e de "Veled Çelebi" denmişse de, asıl çelebilik Ulu Arif Çelebi ile başla­mış, bundan sonra Konya Mevlâna Der­gâhında postnişin olan şeyhlere "Çele­bi" denildiği gibi, Mevlâna soyundan ge­len erkeklere de Çelebi denilmiştir.
Sultan Veled de Ulu Arif Çelebi'yi çok severdi. Ona "ruhların şeyhi" derdi, iyi bir öğretim verdi. Mevlâna'nın eserlerini okuttu. Buluğ çağına erişince de Konya'da Tebrizli Emir Kayzer'in kızı Devlet Hatun'la evlendirdi. Bu evlenmeden Bahâeddin Emir Âlim, Muzaffereddin Emir Âdil adlı iki oğluyla Melike adlı kızı dünyaya geldi. Ulu Arif Çelebi, Mev­lâna'nın bütün eserlerini ezberden okuyacak kadar güçlü bir hafızaya sahipti. Duygusal, hemen heyecanlanan, taşkın­lıklar gösteren, atak, cesur bir yaradılıştaydı. Olaylar karşısında ansızın duygulanır, o anda yapacağını yapar, söyleyeceğini söylerdi. Bu davranışlarıyla çoğu za­man Tebrizli Şems'e benzetilir, hareket ve sözlerinde bir "keramet" aranırdı.
Sultan Veled'in, Çelebi Hüsâmed­din'in ölümünden sonra Mevlevi postuna oturduğu, Mevlevi tarikatının temellerini attığı, tarikatın usûl ve yöntemleri­ni belirlediği yıllarda Ulu Arif Çelebi, Mevlevîliği tanıtmak ve yaymak amacı ile Anadolu'da pek çok geziler yapmış, hat­la Tebriz'e; Asya'da Merend'e, Sultaniye'ye kadar gitmiş; gittiği yerlerde sul­tanlar, beyler, o şehrin ileri gelenleri tarafından hoşça karşılanmış, saraylarda, konaklarda ağırlanmıstı. Her yerde saygı görüyor, sözleri ve hareketleriyle hayran­lık uyandırıyordu. Bu gezilerinde kendisi­ne uyan, kendi fikirlerini benimseyen dervişler de vardı. Ulu Arif Çelebi bunlardan çoğunu o şehirlerde bırakarak, İlk Mevlevi Tekkelerinin, Zaviyelerinin kurul­masını sağlıyordu. Bunlar arasında La­rende (Karaman), Beyşehir, Aksaray, Ak­şehir, Afyon, Amasya, Niğde, Sivas, Tokat, Birgi, Denizli, Alanya, Bayburt, Erzurum gibi şehirler de vardı. Erzurum'dan Tebriz'e gidişi de bu yıllara rastlar. Bu geziye Ahmed Eflâkî Dede de katılmış­tır.
Sultan Veled'in Konya'da Mevlevi topluluğunun başında bulunduğu ve Ulu Arif Çelebi'nin gezilerine devam ettiği yıllarda, Anadolu Selçuklu Devleti de ta­rih sahnesinden büsbütün silinip gitmiş; Anadolu'da bölge bölge beylikler doğmuştu. Her biri bağımsız ve belli sınırlar içerisindeydi. Selçuklular zamanında Anadolu'ya göçen Oğuz ve Türkmen aşiretlerinin kurduğu bu beylikler, As­ya'dan, Anadolu'ya göçen ve kendilerine Horasan erenleri denen mutasavvıf dervişlere büyük saygı duymuş, onların irşadlarından sürekli etkilenmişlerdi. Bu mistik ortamda, Mevlâna gibi büyük bir "mürşid"in ve bir tasavvuf şeyhinin sevgili torunu Ulu Arif Çelebi'nin şehir şehir, oba oba ziyaretler yapması yadırganmı­yor, üstelik hoş karşılanıyordu. Onun hem de iki kez, ilhanlıların başkenti Sultaniye'ye kadar gitmesi, Moğol hanları ve beyleriyle görüşmesi, onlara kendi ilim ve irfanını kabul ettirmesi az şey de­ğildi. Babası Sultan Veled'in ölümünden sonra, Ulu Arif Çelebi, Anadolu'nun birçok şehirlerinde tanınan, ünü İran ve Irak'a kadar uzanan bir şeyh olarak, Mevlevi postuna oturmuştu. O, Sultan Veled'den sonra, altı yüz yıldan fazla sü­recek olan yeni bir geleneği başlatmış oluyordu. Artık Ulu Arif Çelebi'den son­ra, Konya Mevlâna Dergâhı postnişînleri, Mevlâna soyundan oğuldan oğula, en büyük oğuldan başlayarak sırasıyla şeyhlik makamına geçecek ve bu böyle sürüp gidecekti.
Ulu Arif Çelebi'nin Konya Mevlâna Dergâhı şeyhliği ancak sekiz yıl sürdü. Bu sekiz yılın bir değerlendirilmesi yapılırsa, Ulu Arif Çelebi, babasından devraldığı Mevlevilik Tarikatını, merkez Konya ol­mak üzere, daha sağlam temellere oturtarak yaymaya çalıştı. İnandıgı, ve güvendiği dostlarını, birer Mevlevi ocağı tüttürmeleri için pek çok şehirlerde görevlendirdi. Mevlana Türbesi ve Dergahının vakıf gelirlerini artırdı. Tarikatın ilkelerini yeniden gözden geçirerek, sema ve zikir usullerini kurallaştırdı. Çok genç yaşta, 5 Kasım 1320 Salı günü, 48 yaşındayken vefat etti.
Ölümünden birkaç gün önce, Mevlâna'nın ölümünde olduğu gibi. Kon­ya'da depremler olduğunu ve Mevlâna'nın; Aşk yolunda bütün ömrüm tek bir vakit olsun diye. mum gibi eriyorum, diye başlayan gazelini okuya­rak ruhunu teslim ettiğini, o gün başı ucunda gözyaşı döken Ahmed Eflâkî ya­zar.
Cenazesi Mevlâna Türbesi'nde, Mevlana'nın ayak ucuna doğru soldaki yere gömüldü; üzerine tuğla örgü bir sanduka yerleştirildi.
ŞEMSEDDİN ÂBİD ÇELEBİ (ö. 1338)
Ulu Arif Çelebi, ölümüne yakın yıl­larda, Dergâh işlerini kardeşi Şemseddin Emir Âbid Çelebi'ye bırakmış, ölü­münden sonra da, Emir Âbid Çelebi Der­gâhın, dördüncü şeyhi olmuştu.
Selçuklu Devletinin yıkılışından son­ra, Konya'ya Karamanoğulları yerleş­mişse de, ilhanlı hükümdarı Ebu Sâid Ba­hadır Han, Anadolu'ya Emir Çoban adlı bir komutanını Genel Vali olarak gön­dermiş, Emir Çobanla Karamanoğulları çatışmışlardı. Ulu Arif Çelebi'nin öldüğü yıl, Emir Çoban'ın oğlu Timurtaş, Kon­ya'yı Karamanoğulları'ndan almıştı.
Ne var ki Timurtaş'la Emir Âbid Çe­lebi'nin arası iyi değildi. Aslında gerek Emir Çoban; gerekse oğlu Timurtaş, Ebu Sâid Bahadır Han'a karşı bağımsızlıkları­nı ilan etmiş, Anadolu'yu istedikleri gibi idareye başlamışlardı. Siyasi kargaşaların huzursuzluk yarattığı bu dönemde Emir Âbid Çelebi, Konya'daki postuna ancak sahip olabilmiş, Mevleviliğin yayılıp geliş­mesi için fazla bir çaba gösterememişti. 1327 yılında, Timurtas'ın Mısır Memlukluları'na sığınmasından sonra, Emir Âbid Çelebi bir ara Sultaniye'ye gitmek iste­miş, bu seyahatinden memnun olmaya­rak Tebriz'den geri dönmüştü. Çele­bi'nin bu gücenginliğini öğrenen Baha­dır Han, 1333 yılında Emir Sungur Ağa adlı bir adamını, Çelebi'nin gönlünü al­mak üzere, çeşitli hediyelerle Konya'ya gönderdi. Emir Sungur Ağa’nın Mevlana Türbesi ve Dergahına armagan ettiği hediyeler arasında, sonradan “Nisan Tası” diye adlandırılan üzeri altın ve gümüş kakma, yazı ve resimlerle süslü, Musul işi büyük bir bronz kap da vardı. Bu sanat şaheseri bugün Mevlana Müzesinde aynı adla sergilenmektedir.
1335 yılında Bahadır Han'ın ölümü ve İlhanlı Devleti'nin çöküşü ile Anadolu beylikleri tekrar düze çıktı. Konya, Kara­manoğulları’nın eline geçti. Bir ara Eretna Beyin teklifi ile Emir Âbid Çelebi, Eretna Beyliği'nin elçisi olduğunu ve kı­sa bir süre Konya'dan ayrıldığını Eflâki yazıyor. Bu elçilik görevinden sonra, Konya'ya dönen Emir Âbid Çelebi, Der­gâh işlerini yeniden düzenledi. Karamanoğlu beylerinin yardımı ile Türbede ve Dergah'ta onarımlar yaptırdı, Çelebi, 23 Temmuz 1338'de öldü ve kardeşi Ulu Arif Çelebi'nin yanına defnedildi.
Daha sonra Konya Mevlevi Dergâhı şeyhliği ve Çelebilik Makamı kardeşi Hü­sâmeddin Vâcid Çelebi'ye geçti.
HÜSÂMEDDİN VÂCİD ÇELEBİ(Ö. 1342) VE
EMİR ÂLİM ÇELEBİ l (ö.1350)
Ulu Arif Çelebi oğlu Hüsâmeddin Vâcid Çelebi, Emir Âlim Çelebi'nin sağ­lığında, onun Konya'da bulunmadığı aylar ve yıllarda, onun adına Dergahta halife olarak görev yapar, vakıf işlerini idare ederdi.1338 yılı Temmuzunda, doğrudan doğruya posta oturduğu zaman, fazla faaliyeti olmadı. Postta ancak 4 yıl kalabilmişti. 7 Şubat 1342’de öldü. Ölümüyle Konya Mevlevi Dergahı postu az kalsın başsız kalıyordu. Yerleşmekte olan geleneğe göre Vacid Çelebi’densonra posta Emir Âlim Çelebi'nin oturması lazımdı Çünkü Vacid Çelebi'nin posta oturacak bir erkek çocuğu dünyaya gelmemişti. Emir Âlim Çelebi de, Konya'dan çok uzaklarda bulunuyordu. Konyaya dönüp posta oturacağı şüpheliydi. Babası ile Tebriz'e gitmiş, oradan dönmemişti. Bir ara Türkistan'a gittiğini, orada Mevlâna'nın fikir ve eserlerini yaymakta ol­duğunu söyleyenler vardı. Çelebilik ma­kamı da boş kalamazdı. Haberler gelinceye kadar, diğer küçük kardeşi Emir Âdil Çelebi, ona vekaleten posta oturdu. Emir Alim Çelebi'yi bekleyiş, tam sekiz yıl sürdü. 1350 yılında öldüğü ha­beri Konya'ya ulaşınca, yerine Emir Adil Çelebi geçti. Bu sekiz yıllık devreyi Mev­leviler "Niyabet" yılları olarak sayarlar. Gurbette öldüğü ve Mevlâna Türbesi'nde mezarı bulunmadığı için de üzü­lürler.
EMiR ÂDİL ÇELEBi (6.1368)
Emir Âdil Çelebi, 1350 yılında Çele­bilik makamında 18 yıl hizmet görmüş ve Birinci Âdil Çelebi adıyla Postnişinler Seceresi'nde yerini almıştır. Bu on sekiz yıl içinde neler olmuştur? Bunu pek bil­miyoruz. Çünkü. Mevlâna ve oğullarının menkıbelerini yazan ve bize önemli kaynak bırakan Ahmed Eflaki, 1360 yı­lında ölmüş, "Menâkıbu'l-Arifin" adlı eseri Emir Adil Çelebi'nin posta geçmesi haberiyle son bulmuştur. Bu önemli kay­nak, 1360'da susarken, bir başka kay­nak, Mevlevi tarihine ışık tutmaya baslar. Bu kaynak, Kütahya Mevlevihânesi şeyhi Sakıp Mustafa Dede (ö,1735)nin "Se­fine-i Nefîse-i Mevleviyân" adlı eseri­dir. Biz, bu eserin faydalanacak bölümle­ri ve öteki Mevlevi kaynaklarının yardımı ile Çelebiler Silsilesi'ni sürdürmeye çalı­şacağız. 1350-1368 yılları arasında, Ulu Arif Çelebi oğlu Emir Adil Çelebi Mevlâna'nın postunda, Onu temsilen otur­maktadır. Bu yıllarda Konya, Karamanoğulları'nın elindedir. Karaman beyleri, Mevlana’ya ve Dergahın sakinlerine çok saygılıdır. Karamanoğullarının tarihini yazan Şikâri, bu saygının, Karaman bey­lerinin Mevlâna Dergâhı'na şeyh olan Çelebilere "mürit" olacak kadar ileri gittiğini ifade eder.
EMİR ÂLİM ÇELEBİ II (0.1395)
Emir Adil Çelebi'nin ölümünden sonra yerine gecen Âlim Çelebi II zama­nında, Karamanoğlu Alâeddin Bey, Karaman'daki Mevlâna'nın annesi Mümine Hatun, kardeşi Muhammed Alâeddin'in, bir ihtimalle eşi Gevher Hatun'un mezar­ları üzerine, 1370 yılında bir Türbe, biti­şiğine bir Mevlevihane ve Mescit yaptır­dığı, bunlara zengin vakıflar bağlandığı görülmektedir.
Emir Âlim Çelebi II, kendisini tama­men ibadete ve semâya vermiş; 27 yıl Dergâh'ta postnişînlik yapmıştır. Çelebi, 1395 yılında ölmüş ve cenazesi Mevlâna Türbesi'ne kaldırılmıştır.
Postta bu kez Emir Âdil Çelebi oğlu Arif Çelebi vardır.
ARİF ÇELEBİ II (0.1421)
Ulu Arif Çelebi'nin torunu olan Arif Çelebi’yi dedesinden ayırmak için, Mev­leviler ona Ârif-i Sânî (ikinci Arif) de der­ler. Çelebilik makamında bulunduğu yıl­lar, Anadolu çalkantılar içindedir. Şöyle ki:
Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid'in Rumeli ve Sırp seferlerini fırsat sa­yan, başta Karamanoğulları olmak üze­re, bazı Anadolu beylikleri Osmanlılara karşı harekete geçmiş; Yıldırım Bayezid de Rumeli Seferi'nden Anadolu'ya yö­nelmiş ve 1390 yılında Konya'yı kuşat­mıştı. Neyse ki Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey'le barış yapıldı da, Konya'da bü­yük bir kardeş kavgası önlenmiş oldu.
Yıldırım Bayezid'in Niğbolu'daki meşguliyetinden faydalanmak isteyen Alâeddin Ali Bey, 1397 yılında tekrar Osmanlı şehirlerine saldırmışsa da bu kez seferi bırakıp Anadolu'ya dönen Yıldırım'ın elinden kurtulamamış, ona esir düşmüştür. Ne var ki, Anadolu Beylerbe­yi Timurtaş Paşa daha önce kendisini esir ederek zincire vuran Alâeddin Ali Bey'i gizlice öldürtmüştür. Bu olaydan sonra geçici de olsa Konya Osmanlıların elindedir.
İş bununla da kalmamış, 1399 yılın­da Timur orduları Anadolu üzerine üşüşmüştür. Şehirleri yakıp yıkan, yağma eden Timur, 1402 Temmuzunda Anka­ra yakınlarındaki Çubuk Ovası'nda Osmanlılarla karşı karşıya gelmiş, yapılan savaşta Yıldırım Bayezid, Timur'a esir düşmüş, getirildiği Akşehir'de 8 Mart 1403 tarihinde üzüntüsünden ölmüştür.
Bu olaydan sonra Osmanlı birliği dağılmış; Anadolu, yine parça bölük beyliklerce idare edilmeye başlamıştır. Bu dö­nemde Konya, yine Karamanoğullarının elindedir.
İşte bu yıllar, Konya'da Mevlâna Dergahı Çelebilik makamında bulunan Arif Çelebi, çoğu zamanını Anadolu'yu dolaşarak olayların içinde bulunmama­ya tarikatını ve dervişlerini siyasetin dı­şında tutmaya çalışmıştır. Onun en önemli işi. Emir Âbid Çelebi II zamanında Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey'in Mevlâna Türbesi'nde başlattığı büyük onarımı tamamlamak olmuştur. Karamanoğulları tarihini yazan Şikari'nin an­lattığına göre. bu onarımın başlaması şöyle olmuştur:
Karamanoğlu Alâeddin Ali Bey, Gü­neydeki Gorikos (Kızkulesi) Kalesini al­mak, böylece Akdeniz ticaretinin bir bö­lümünü elinde bulundurmak istemekte­dir. Ne var ki Kale çok güçlüdür. Bir ge­ce Alâeddin Ali Bey, rüyasında Hz. Mevlana'yı görür ve ondan Gorikos Kalesini fethedeceği müjdesini alır. Bundan son­ra, Güneye bir sefer düzenleyerek sahil emirleri ile birleşir, Gorikos'u fetheder. Zafer dönüşü Konya'ya gelen Alâeddin Ali Bey, "gaza malı ile" Mevlâna Türbesi'nı onartmaya başlar. Onarım, 1397 yı­lına kadar sürer. Türbe adeta yeniden yapılmıştır. Buna göre dört fil ayağı üze­rine oturan sivri kemerler arasındaki Doğu ve Batı duvarlar açılmış, yalnız Güney duvar örtülü kalmış; böylece Türbe genişletilerek, dışarıdaki mezarların da Türbe içine alınması sağlanmıştır. Ayrıca kemerleri birbirine bağlayan çapraz tonoz kubbenin üzerine, dilimli silindir seklinde bir kubbe, onun da üzerine yine dilimli konik kümbet yükseltilmiş ve bugünkü durumunu almıştır. Kubbe ve kümbetin dış yüzeyleri çinilerle kaplanmıştır.
Arif Çelebi II, 26 yıl postnişin olduk­tan sonra, 1421 yılında vefat etmiş; O da 138Mevlâna Türbesi'ne gömülmüştür.
PİR ÂDİL ÇELEBİ (ü.1460)
Arif Çelebi ll'nin ölümünden sonra, makama Emir Âbid Çelebi oğlu Pir Adil Çelebi, getirilmiştir. 39 yıl Çelebilik ma­kamında bulunan Pir Âdil Çelebi, Mevle­vi Tarikatının ikinci kurucusu sayılır. Onun zamanında tarikat usûllerinin ye­niden tespit edildiği söylenir.
Pir Âdil Çelebi'nin "Pir" olarak anıl­ması da, Onun "Mevlevi Tarikatı'nın bir çeşit anayasasını yapmış olmasındandır. O güne kadar gerçek anlamıyla tespit edilmeyen, ancak bir gelenek olarak sü­re gelen tarikat kuralları, Pir Âdil Çelebi'yle birlikte, kökleşmiş, ayrıntıları ile kurumlaştırılmıştır. Aslında O'nun şeyhli­ği yıllarında, Anadolu'da Kadirbilirlik, Hâlvetilik birer tarikat olarak kökleşmeye ve yayılmaya başlamıştı. Hacı Bektaş-ı Veli'nin Suluca Karahüyük'teki Türbesi çevresinde toplanan Türkmenler, "Bek­taşilik" adı altında yeni bir tarikatı yay­maya çalışıyorlardı. Böyle bir ortamda Mevleviliğin diğer tarikatlar arasında kişiliğini bulması, fikri ve şekli bir takım ka­idelerle sınırının çizilmesi gerekiyordu Pir Adil Çelebi, iste bu sınırı çizmiş Mev­levi Tarikatına kişilik kazandırmıştır.
Pir Adil Çelebi zamanında Konya Mevlâna ve Mevlevîliğe bağlı Karamanoğulları'nın elinde bulunmakla birlikte Osmanlı Karamanoğlu çatışmasının giderek Osmanlılar lehine kaydığıda görülüyordu. Aslında Osmanlılar, belki Karamanoğulları'ndan daha çok Mevleviliğe yatkındı. Mevlâna soyu ile akraba da olmuşlardı. Şöyle ki:
Sultan Veled'in kızı ve Mevlana'nın torunu Mutahhara Hatun, Germiyan Beyi Süleyman Şah ile evlenmiş; bu ev­lenmeden Hızır ve İlyas Paşalar ile Devlet Hatun adında bir kız dünyaya gelmistir. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid'le evlenen bu kızdan Musa ve İsa Çe­lebilerle, Çelebi Mehmed doğmuştur. Aslında Osmanlı şehzadelerinin "Çelebi" ünvanıyla anılması da onların Mevlâ­na soyundan geldiğinin delilidir. Bu yüz­den Çelebiler Osmanlı padişahlarını ken­dileri için "akraba" saymışlar; padişahlar da bu akrabalığı Mevlevi Tarikatını göze­terek; hâttâ kimi padişahlar Mevlevi Ta­rikatına girerek sürdürmüşlerdir.
İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Mehmed, yıllardan beri süren ve çoğu kez devleti zor durumlara sokan Karamanoğulları gailesine artık son vermek kararındadır. Fatih'in Karaman Seferi, ufukta belirgin bir hale geldiği zamanlar Pir Âdil Çelebi, 1460 yılında ölmüş, yeri­ne oğlu Cemâleddin Çelebi geçmişti.
CEMÂLEDDİN ÇELEBİ (ö. 1509)
Cemâleddin Çelebi devrinde iki olay önemlidir. Biri; 1467 yılında Fatih Sultan Mehmed'in Konya'yı fethi ve Karamanoğulları'nı ortadan kaldırmasıdır. Fatih'in Konya'yı fethi ile eşraftan bazı ailelerin istanbul'a sürgün edilmesi olayı­nı Cemâleddin Çelebi önlemeye çalış­mış; Konya'ya vali olarak tayin edilen Şehzade Mustafa, ondan sonra da Sul­tan Cem ile dost ilişkiler kurmuştur. Fa­tih'in 1481 yılında ölümünden sonra, Amasya'da vali iken Osmanlı tahtına oturan Şehzade Bayezid ile bu tahta hak iddia eden Sultan Cem arasındaki olaya hiç karışmamış olan Cemâleddin Çelebi, üstelik Sultan Bayezid ll'nin de saygısını kazanmıştır.
Mevlevi kaynakları, Mevlâna Türbe­si ile Semahane ve Mescidi ayıran stalaktitli Post Kubbesi ile, Mevlâna Sanduka­sının Doğu ve Batısındaki Kibabü'l-aktâb (Kutupların Kubbeleri) denilen ve mezar­ların üzerini örten kubbeli bölümlerin fatih devrinde yaptırıldığını ifade ederler. Böylelikle türbe genişletilmiş, türbe dışında kalan mezarlar türbe içerisine alınmıştır
Cemâleddin Çelebi zamanında ikin­ci olay ise; Osmanlı padişahı Sultan Bayezid'in, Mevlâna'ya olan saygı ve sevgi­si dolayısıyla Mevlâna Türbesi'nin kalem işi nakışlarını yaptırmış olmasıdır. Halepli ve aynı zamanda Mevlevi olan Muhammed oğlu Abdurrahman bu nakışların ustasıdır. Sultan Bayezid bununla da kal­mamış Türbedeki sandukaların üzerine Bursa'da dokunan ipekli çatma kadife, sevai, diba gibi kumaşlardan püşîdeler (örtüler) serdirmiştir.
Dergâhta 49 yıl postnısinlik eden Cemaleddin Çelebi ise, 1509 yılında ölmüş ve Mevlâna Türbesi'ne defnedilmiştir.
HÜSREV ÇELEBİ (ö.1561)
Cemâleddin Çelebi'nin ölümüyle yerine torunu Hüsrev Çelebi posta oturmuştur. Mevlevi kaynakları, Cemâ­leddin Çelebi'nin Kadı Mehmed Paşa adında bir oğlu olduğunu, hukuk bilgisi üstün olduğu için kendisine Kadı Paşa denildiğini yazarlar. Kadı Paşa babasının sağlığında ölmüş ve başka erkek kardeşi de bulunmadığı için, makama Kadı Paşa'nın oğlu Hüsrev Çelebi geçmiştir.
Hüsrev Çelebi zamanında, Yavuz Sultan Selim, İran ve Mısır seferlerine gider ve bu seferlerden dönerken, ana­yol üzerinde bulunan Konya'ya uğrardı. Her defasında da Mevlâna Türbesini ziyaret ederek onarımlar yaptırır, dervişle­re sadaka dağıtırdı. Bugün Mevlâna Tür­besi ve Dergâhı avlusunda bulunan Şa­dırvan, Yavuz'un Konya'ya geldiği yıllar­da yaptırılmış, Şadırvan için Konya yakın­larındaki Dutlu adı verilen kaynaktan. künk borularla su getirilmiştir. Yavuz Sultan Selim'in Konya'da. Şems Türbesi yakınında da 1519 tarihli bir çeşmesi vardır.
Hüsrev Çelebi zamanında, Yavuz Sultan Selim'in oğlu Kanuni Sultan Sü­leyman'ın da Mevlâna Türbesine büyük hizmetleri olmuştur. Kanuni, Bağdat se­ferine giderken 1541 yılında Konya'ya uğramış, Mevlâna Türbesi'ni ziyaret ede­rek. Türbeye bitişik bir Semahane ile bir de mescit yapılmasını emretmiştir. Bu se­fere katılan ve mezilleri yazan Matrakçı Nasuh, kaleme aldığı "Beyân-ı Menzil-i Sefer-i Irâkeyn" adlı eserinde, Mevlâna Türbesi ve Dergâhı'nın o günkü duru­munu gösterir bir resim bulunmaktadır.
Osmanlı Devleti'nin en güçlü ve yükseliş devrinde Yavuz ve Kanuni gibi iki büyük padişahı gören, onların yakınlı­ğını ve saygısını kazanan Hüsrev Çelebi, bu devirde Dergâha bağlanan zengin va­kıflarla göz kamaştırıcı bir hayat sürmüş, Konya'da ve Meram bağlarında köşkler yaptırmıştır. Kendisi şair. hoş sohbet, gü­ler yüzlü bir şeyh olduğu için çevresinde de çok sevilmiş; o güne kadar kimseye nasip olmayacak şekilde. 62 yıl Dergâh­ta şeyhlik etmiştir. 1561 yılında öldüğü zaman yaşı sekseni çoktan aşmıştı.
FERRUH ÇELEBİ (ö.1591)
Hüsrev Çelebi'nin 1561 yılında ölü­münden sonra yerine kırk iki yaşındaki oğlu Ferruh Çelebi, Konya Mevlâna Dergâhı'nın postnişini olmuştur. Ferruh Çelebi de zengin vakıf gelirleri içinde. babası gibi gösterişli bir hayat sürmüş; Konya eyalet valisinden sonra, adı duyulur, hatırı güdülür, hükmü yerine getirilir olmuştur. Ne var ki onun padişah nezninde saygın bir yerinin olması, aslında tasavvuf ilmine, nes’esine dünya ve ahret görüşüne, hele Mevleviliğe başından beri karşı olan katı ulemayı kıskandırmış, Çelebi aleyhine bir takım dedikodular yaymışlardır. Hüsrev Çelebi’nin şeyhlik makamında bulunduğu yıllarda, Saray ulemasının Şeyhülislam Kemal Paşazade ve çevresinin, Kadızadelerin başlattığı bu kampanya, ço­ğu zaman Mevlevi Dergâhlarının tümden kapanma tehlikesiyle karşı karşıya bırak­mış, araya giren aydınlar ve Mevlâna hayranı, padişah yanında sözü geçen ki­şiler birkaç kez bu tehlikeyi savuşturmuşlardır. Ferruh Çelebi zamanında Vani Mehmed Efendi, padişahı kışkırtmak­ta, Konya'dan düzenlettirdiği bir takım şikayet "mazbataları"nı delil olarak orta­ya koymakta; hâttâ Konya Çelebisi'ni Osmanlı tahtında gözü olduğunu yaya­cak kadar ileri gitmektedir. Oysa, Kanuni'nin ölümünden sonra Osmanlı tahtına oturan Sultan Selim II, Konya Valiliği sı­rasında, Mevlâna Türbesi ve Dergahı'na hizmet için Dergâh'ın hemen Batısına büyük bir cami, bir medrese, bir imaret yaptırmaya başlamış; bu yapılar padişah­lığı döneminde tamamlanmıştı. Yerine geçen oğlu Sultan Murad III ise bu hiz­meti derin bir bağlılıkla sürdürmüş; 1584 yılında bugün Dergâh'ın cümle kapısı sırasında bulunan birer kubbe ve bacalı Derviş hücrelerini yaptırmış, hatta kapısı üzerine:
Şehi Sultân Murad Han bin Selim Han
Yapub bu hankahı urdı bünyad
Olalar Mevleviler bunda sakin.
Okuna her seher vird ola irsâd.
Görüb dil bu binayı dedi târih
Büyût-i cennet-asa oldı abad 1992)
beyitleri bulunan bir de tarih kitabesi koydurmuştur.
Böyle olduğu halde, bir zaman son­ra Ferruh Çelebi, padişah iradesiyle Kon­ya şeyhliğinden alınarak İstanbul'a sür­gün edilmiştir. Onsekiz yıl süren bu sür­günün hangi tarihte başladığı, hangi ta­rihte son bulduğu, sürgün yıllarında ki­min Konya'da Çelebilik makamına otur­duğu hakkında fazla bilgimiz yoktur,
Ferruh Çelebi, 1591 yılında ölmüş, yerine büyük oğlu Bostan Çelebi, Konya Mevlâna Dergâhı Şeyhi postuna otur­muştur.
BOSTAN ÇELEBİ l (ö.1630)
Ferruh Çelebi öldüğü zaman oğlu Bostan Çelebi l, İstanbul'daydı. O za­manlar şehzade olan Sultan Ahmed I'in dostluğunu kazanmış; hâttâ onu Mevle­vi Tarikatının muhibbi (tarikata saygı ve sevgi besleyen kişi) yapmıştı. Tahtta bulunan Sultan Mehmet III’ün hüccetiyle Konya Mevlâna Dergâhı şeyhliğine atanınca, önce Saray ile olan anlaşmazlığı ortadan kaldırarak, vakıf işlerini bir düzene koymuş ve Konya'ya dönmüştü. Kaynaklar O'nun, Konya Mevlâna Dergâhı'na semâ ede ede geldiğini, Mevlana Türbesi'ni ziyaretten sonra, şeyhlik Makamı'na oturduğunu yazarlar Ferruh Çelebi zamanında, onun sürgün edilmesiyle bozulan Dergâh işlerini en kısa zamanda düzene koyan Bostan Çelebi, dervişleri de çevresinde toplamış İstanbul'da açılan Yenikapı, Beşiktaş Kasımpaşa Mevlevîhânelerine şeyhler tayin etmiş, Mevlevi Dergâhlarındaki birlik ve uyumu yeniden kurmuştu,
Osmanlı Padişahı Sultan Ahmed I,1603 yılında tahta oturunca, Bostan Çelebi'nin durumu daha da sağlamlaşmıştır, "Bahti" mahlasıyla şiirler yazan şair padişah, zaman zaman Mevlâna Türbesi'ne hediyeler, türbe mezarları üzerine ipekli pûşideler dokutturarak gönderiyor, Mevlâna'ya olan bağlılığını şiirlerinde de dile getiriyordu.
Bostan Çelebi'nin Konya'daki şeyhligi 1630 yılına kadar sürmüştür. Onun zamanında Maraş valisi Mahmud Paşa, Mevlâna Türbesi'ndeki Mevlâna'nın san­dukasını Post Kubbesinden ayıran gü­müş şebekeyi (kafesi) ve buradaki gü­müş eşiği yaptırmıştır. Şöyle ki:
Mahmud Paşa düşman üzerine se­fere çıkarken Konya'ya gelmiş ve Meylâna'nın Türbesini ziyaretle: "Eğer bu se­ferde zafere ulaşırsam, buraya gümüş bir kafes yaptırayım" niyazında bulun­muş. Düşmanı büyük bir yenilgiye uğra­tan Mahmud Paşa, sefer dönüşü vezirli­ğe yükseltilmiş; sonra kendi öz varlığı ile 1597 yılında Gümüş Kafesi ve Gümüş Eşiği yaptırmıştır. Devrin şairi Mâni, bu hikayeyi 32 beyitlik bir şiirle anlatır, Kalemkâr İlyas Usta da bu şiiri kafes üzeri­ne işler.
Bostan Çelebi'nin şeyhlik dönemi, Mevlevi yolunun en parlak, en yaygın bir devresi olmuştur. Çelebi'nin pekçok kerametleri olduğu her tarafta söylenmek­tedir. Birçok şair, edip, kumandan Konya'ya gelerek Çelebiyle görüşmekte, eli­ni öpmek ve duasını almak için çalışmak­tadır. Mesneviyi en geniş, en doğru olarak yorumlayan tanınmış şair ve bilgin Ankaralı Rusühi ismail Dede, Bostan Çelebinin yakın mürididir. Anadolu'nun şehirlerindeki Mevlevihâneler Bostan Çelebi zamanında açılmıştır. Mevlevilik, Osmanlı Devletinin egemen olduğu ülkelerde de hızla yayılmakta, Belgrad'dan Budın'e; Halep'ten Mısır'a oradan Kuzey Afrika ülkelerine kadar Asitane ve Zaviyeler kurulmaktadır. O günlerde Mevlevi dervişlerinin seksen bi­ne ulaştığı söylenir.
Bostan Çelebi. 1630 yılında olmuş ve yerine kardeşi Ebubekir Çelebi posta oturmuştur. Bostan Çelebı'nın mezarı da Mevlâna Türbesi'ndedir.
EBUBEKİR ÇELEBİ (ö.1638)
Ebubekir Çelebi'nİn Konya Mevlâna Dergâh'ında postnişîn olduğu yıllarda Osmanlı tahtında IV.Murad oturmakta­dır. Sultan IV Murad, koyu bir softa olan Ayasofya Çami'i vaizi Kâdızâde ve adamlarının etkisi altında sufî düşünceye ve tarikat ileri gelenlerine, karşı davranış içindedir; bu konuda acımasızdır. Revan Seferi'ne giderken, 18 Nisan 1635'de Konya'ya da uğramış, birkaç gün kalmış­tır, Sakıp Dede ve tarihçi Naimâ'nın verdiği bilgilere göre, padişah daha Kon­ya'ya girerken Kadızâdeler: "Eğer bu şehirde medfun Mevlâna Celâleddin, ger­çek bir Allah velisi ise, cesedi çürümemiştir. Şayet çürümüş ise, Türbesini de, Der­gâhını da yıkmak evlâdır. Padişahımız herhalde bunun tedbirini almalıdır" di­yerek IV.Murad'ın zihnini çelmişler. Konya'ya gelerek Meram'da otağını kuran Padişah, Konya Kalesinde mahpus bulu­nan bazı zorbaları idam ettirmiş, daha sonra hışımla Mevlâna Türbesi'ne gel­miş, çizmeleriyle içeri girmek istemiş. Türbedâr, Hazret-i Mevlâna'nın huzuruna çizme ile girilemeyeceğini, çizmelerini çıkarmasını ihtar edince, büsbütün kızıp, öpmek bahanesiyle Türbedarın elini sı­karak kırmak istemiş. Pehlivan yapılı, güçlü IV.Murad karşısında, zayıf ve çe­limsiz olan Türbedarın kendi el kemikle­rini ezercesine sıktığını görünce, hemen bırakmış; bu kez de Mevlâna Türbe­si nde, Mevlâna'nın cesedinin gömülü bulunduğu mezar mahzeninin kapısının açılmasını, içeri girilerek cesedin çürüyüp Sürümediğinin görülmesini emretmiş. Ebubekir Çelebi, bu emre şiddetle karşı koyunca, tepesi atmış, elindeki inci tesbihi kopararak, tanelerini mahzen kapısını aralığından içeri atmış, bu kez de mahzene inilerek tespih tanelerinin top­lanmasını emretmiştir. Ebubekir Çelebi, bunun da yapılamayacağını, eğer mutlaka bu emrinin yerine getirilmesi isteni­yorsa, ancak ergenlik çağına ulaşmamış bir çocuğun mahzene sokulması gerekti­ğini söylemiş. Bunun üzerine sekiz-on yaşlarında bir çocuk bulunmuş; mahzen kapısı açılarak, basamaklardaki inci ta­nelerini toplaması söylenmiştir. Çocuk başını mahzenden içeri soktuğu an bir çığlık atmış, bayılmış. Bu olay IV.Murad'ı heyecanlandırmış olacak ki, fikrinden vazgeçerek, Çelebi'nin gönlünü almış, birkaç samur kürk hediye etmiş, ayrıca dervişlere ihsanlarda bulunduğu gibi, geliri bol Soğla Vakfı'nı da Dergâh'a bağlamıştır. Konya'da beş gün kalan, bu süre içinde zorbaları, tütün içenleri te­mizleyen IV.Murad, Revan'a gitmek üze­re buradan Kayseri'ye yönelmiştir. IV Murad gibi hırçın, öfkeli, bir padişahın hışmını savuşturan, üstelik saygısını, ve yakınlığını kazanan Ebubekir Çelebi, Soğla Vakfı'nın zengin gelirlerine de ka­vuşunca, çevresinde daha güçlü, daha sözü geçer duruma gelmiş; O'nun bu durumundan rahatsız olanlar meydana çıkmıştır. Bir süre sonra, IV.Murad, Bağ­dat Seferi'ne çıkmak üzere, 1637 yılı Ha­ziran ayında tekrar Konya'ya uğramış, yine Meram bağlarında konaklamıştır.
Ebubekir Çelebi'nİn Konya'da bir sultan gibi pervasız hareket ettiği, üste­lik padişahın Dergâh'a bağladığı Soğla Vakfı'ndan aşırı vergiler alarak halkı ez­diği şikayeti, Çelebi'nin muhalifleri tara­fından padişaha iletilince, padişah büyük bir öfkeyle derhâl Çelebi'nİn idamını em­retmiştir. Şeyhülislâm Yahya ve Silahdâr Mustafa Aga'nın yalvarmaları ile Çelebi idamdan kurtulmuş, tüm malları­na el konarak istanbul'a sürgün edilmiş­tir Ebubekir Çelebi'nin mallarına el ko­nurken, Soğla Vakfı gelirlerinin el sürülmeden Dergâh kasalarında korunduğu
Anlaşılmış, fesatçılar, “şahsi malı vakıf gelirinden fazladır, onlar da alınsın” diye padişaha söylenince, Ebubekir Çelebi'nın kültürlü, cesur eşi Şirzâd Hatun, hemen huzura kabul edilmesini istemiş; Padişah kendisini kabul ettiği zaman: «Kudretli Sultanım, Çelebi'nin malı had­den fazladır deyu, size ihbarda bulun­muşlar, Doğrudur. Hünkarımızın Revan Seferi'ne giderken ihsan buyurdukları üç samur kürk vardı ki, bunlara dahi el sür­müş değiliz. Devletlü Hünkarımın bu ih­sanı bizim için cihana bedeldir. Ferman buyurulursa onları da verelim» deyince, IV.Murad, mahcup olmuş. Çelebi'nin üzerine varmamalarını emretmiştir.
Ebubekir Çelebi, sürgün olarak gel­diği İstanbul'da, Vezir Bayram Paşa'nın konağında misafir olarak kaldığı sırada, 1638 yılında ölmüş, Yenikapı Mevlevîhanesi avlusuna gömülmüştür.
KÜÇÜK ARİF ÇELEBİ (0.1642)
İstanbul'a sürgün edilen Ebubekir Çelebi'nin yerine, ana tarafından Mevlâna soyundan gelen Veled Çelebi oğlu, Küçük Arif Çelebi postnişîn olmuştur. Küçük Arif Çelebi'nin daha önce Afyon Mevlevihânesi'nde şeyh olduğu, ana tarafından Mevlâna soyundan geldiği gibi, Veled Çelebi'nin soyunun, Afyon Mevlevihanesini kuran ve Mevleviliğin yayılmasında büyük hizmetleri görülen Divane Mehmed Çelebi'ye (Semâ'i) dayandığı söylenir. Ne var ki ilk kez Konya Mevlevi Dergâhına doğrudan doğruya Mevlana'nın erkek soyundan değil de, "inas" denilen kadın soyundan gelen bir Çelebi atanmıştır.
Küçük Arif Çelebi'nin şeyhliği ancak beş yıl sürmüş, 1642 yılında ölümünden sonra yerine, daha önce Dergâh'ta şeyh­lik etmiş olan Ferruh Çelebi'nin torunu Hüseyin Çelebi postnişin olmuştur.
HÜSEYİN ÇELEBİ (ö.1666)
Mevlâna soyundan Hasan Çelebi oğlu Hüseyin Çelebi, Osmanlı Padişahı Sultan ibrahim ve Mehmed IV zamanın­da şeyhlik yapmıştır. Daha önce Ebube­kir Çelebi'nin padişah emriyle İstanbul'a sürülmesi, Afyon Mevlâna Dergâhı'ndan Arif Çelebi'nin Konya'ya getirilerek pos­ta oturtulması gibi olaylar, o güne kadar yalnız Mevlâna'nın erkek soyundan olan en yaşlı Çelebiye verilen postnişînlik ma­kamını zedelemiş, üçyüz yıldan fazla sü­regelen bir geleneği sarsıntılara uğratmıştır. Bundan sonra, makamda gözü olanlar, birtakım siyasî entrikalarla Çelebilik Makamını ele geçirmek arzusu içinde olmuşlardır. Nitekim, Hüseyin Çe­lebi, postnişin olduktan sonra Derviş Çe­lebi adlı birisi, bir şikayetçi grubu ile İstanbul'a gelmiş, Dergâh'a kendisinin ta­yini için olur olmaz girişimlerde bulun­muşsa da, kendilerine Galata Mevlevihânesi şeyhliği verilerek mesele kapatılmış­tır.
Sultan Mehmed IV zamanı, Anado­lu'da Celâli isyanlarının alıp yürüdüğü, idarenin çöküntüye uğradığı bir devirdir. Devleti ve idareyi düzene koymak üzere, geniş yetkilerle sadrazamlığa getirilen Köprülü Mehmed Paşa, önce isyanları bastırmak, isyanlara ön ayak olanları saf dışı etmek için, kanlı, acımasız bir harekata girişmiştir. Anadolu isyanlarının elebaşlarından Abaza Hasan Paşa'nın bir süre Konya'yı karargâh olarak kullanma­sı, Konya ileri gelenlerini, bu arada Konya Çelebilerini de tedirgin etmiş, töhmet altında bırakmıştır. Hâttâ, Hüseyin Çelebi'ye karşı kimi kişiler: «Çelebi Aba­za'nın Konya'ya girmesini sağladı, ona arakiyye giydirdi» gibi sözler ortaya at­mışlardır. Durum incelenmiş, iftira oldu­ğu anlaşılınca Çelebi hoş tutulmuş, yalnız hoş tutulmakla kalmamış, isyanlar dolayısıyla toplananlar arasında Mevlevi dervişleri varsa salıverilmiştir.
Anadolu'daki bu kargaşa yetmez­miş gibi, İstanbul'da da Saray çevresin­de, kendilerine Kadızâdeler denen bir alay softa, tarikatlara karşı amansız bir savaş açmıştı. Hâttâ bu grup, Şeyhülis­lâm Bahâyi Efendi’den semâ etmenin haram; edenlerin kâfir olduğuna dair bir de fetva almış, tekkeleri basarak dervişleri dağıtmaya çalışmışlardı. Uyanık ve kültürlü bir sadrazam olan Köprülü Mehmed Pasa, Padişahla da görüşerek, bunu önlemiş, elebaşıların çoğunu Kıbrıs'a sürdürmüştü. Ne var ki bu fesat gu­rubunun artıkları boş durmuyor, faaliyetlerini gizlice saray içine sokmaya çalı­şıyorlardı. Hüseyin Çelebi 1666 yılında öldüğü zaman, bu faaliyet daha artmış­tı. Hüseyin Çelebi'den sonra yerine, yine Mevlâna soyundan Abdurrahman Çelebi oğlu, Abdülhalim Çelebi, Dergâh postnişînlığiıne getirildi.
ABDÜLHALİM ÇELEBİ (ö.1679)
Abdülhalim Çelebi zamanı Mevlevi Tarikatının duraklama, hâttâ resmen kapatılmasıyla karşı karşıya olduğu bir devirdir.
Kadızâdelerin İstanbul'da ki takipçilerinden Vani adlı bir hoca, vaazları ile şöhret   yapmıştı.   Sadrazam   Köprülü Mehmed Pasa'nın ölümünden sonra, Sadrazamlığa getirilen oğlu Fazıl Ahmed Paşa da, Vani'nin şöhretine kapılmış, adını Saraya kadar duyurmuştu. Sultan Mehmed IV, bir gün tebdil gezerken Vani'nin evine uğramış, yaptığı gö­rüşmeden çok hoşlanmış, onu Hünkar Şeyhi tayin ederek sarayına almıştı. Bu fırsattan faydalanmasını bilen Vani Efendi, o yıllarda mehdiliğini ilan eden kimi zavallıları da bahane ederek, ülkedeki tüm tekkelerin kapatılmasına ferman almış; Mevlevihânelerde semâ edilmesi de yasaklanmıştı. 1666 yılı sonlarına rastla­yan bu olay, Mevlevilerce Yasağ-ı bed (Kötü yasak) ibaresi ile tarihlendirilmiştir. "Yasağ-ı bed" ebcedle 1077 Hicri tarihi­ni gösteriyordu. Bu yasak, Vani'nin gözden düşmesi yılı olan 1684'e kadar, 18 yıl sürdü. Abdülhalim Çelebi de 1679 yı­lında ölmüş, yerine oğlu Kara Bostan Çe­lebi geçmiştir.
KARA BOSTAN ÇELEBİ (ö.1711)
Konya’da ve diğer şehir ve kasabalardaki Mevlevihane, Asitane ve Zaviye­lerde 18 yıl semâ yasağı süresi, tarikatı çökertmiş, dervişlerin çoğu dağılmıştı. Mevlevihâneler birkaç dervişi ile içine dönük, küskün, yasağın kaldırılacağı günü bekliyorlardı. Sonunda beklenen gün geldi. 1684 yılında, Mevlevilerin eskisi gibi Dergahlarında semâ etmelerine izin verildi. Bu kutlu olay, bütün Mevlevîhânelerde bir bayram sevinci yaşattı. Şairler tarih düşürdüler. Bir tarih de şöyleydi:
Gûf-i can mülhem-i gaybi dedi târihini;
Mevleviler döndü cana ışk-ı Mevlânâ ile (1095 Hicri)
Semâ yasağı kaldırıldıktan sonra Kara Bostan Çelebi (Bostân-ı Sânî = ikinci Bostan Çelebi), bozulan Dergâh vakıflarını bir düzene sokmak için çalıştı. On sekiz yıllık yasak devrinde, kimi kadı ve imamlar Dergâh vakıflarına el atmış­lardı; onları saf dışı etti. Dergâh eski neş'esini bulmuş. Çelebilik Makamı iti­barını tekrar kazanmıştı. Dağılan derviş­ler Konya'ya ve öleki Mevlevîhânelere akın ediyorlardı.
1689 yılı Mart ayında, Osmanlı Pa­dişahı Sultan Süleyman II, ikinci Viyana bozgunundan sonra devletin kaybettiği toprakları almak üzere sefere çıktığı ve Edirne'de otağını kurduğu sırada. Kara Bostan Çelebi de, büyük bir Mevlevi ala­yı düzenleyerek Edirne'ye geldi ve padi­şahın yanında yerini aldı. Kara Bostan Çelebi'nin bu hareketi takdir edilmekle birlikte, talim görmemiş alayın, orduda herhangi bir kargaşaya sebebiyet vereceği endişesiyle, kendisine teşekkür edilerek Konya'ya gönderildi; «Siz zaferi­miz için dua ediniz, bu bize yeter» den­di.
1691 yılında Sultan Ahmed II'nin Osmanlı tahtına oturmasıyla birlikte, Ka­ra Bostan Çelebi hakkında Saraya şika­yetler sökün etti. Yasak devrinde Dergah vakıflarına el atanlar, menfaatlerinin bo­zulması üzerine yeni girişimlerde bulu­narak Çelebi'yi gözden düşürmeye çalı­şıyorlardı. Bunda da başarılı oldular. Çe­lebi, Hacc'a gitmesi' bahanesi ile Kon­ya'dan uzaklaştırıldı. Birçok Dergâh vakıfları kaldırıldı. Çelebi Hacc'dan dön­dükten sonra da Kıbrıs'a sürüldü. Kırk gün Kıbrıs'ta kalan Çelebi, af emri Kıbrıs’a ulaşınca Konya’ya geldi. Neyli, kudümlü büyük bir alay|a karsılanarak makâmına oturdu. O günlerde zaten Sultan Mustafa II tahta geçmiş bulunuyor­du
Yine o günlerde bir deprem Mevlâna'nın Türbesi'nde büyük çatlaklar mey­dana getirmişti. Kara Bostan Çelebi, Dergah'ta kendi parasıyla büyük bir ona­rım başlatmak üzereyken, keyfiyet Os­manlı Sarayına ulaştırılmış, «Türbe padi­şahların eseridir. Bugüne değin, hep pa­dişahların yardımı ile onarıla gelmiştir. Bu onarımın da hazineden yaptırılması uy­gun olacaktır» denerek, onarım masrafları Saraydan karşılanmış; hattâ Sadra­zam Amcazade Hüseyin Paşa da ken­di cebinden onsekiz kese niyaz parası göndermiştir. Bu onarım sırasında Yeşil Kubbe çinileri iznik'te yaptırılarak yeni­lenmiştir (1698).
Bütün bu acı olaylara sabırla göğüs geren Çelebi, 1711 yılında seksen beş yaşındayken göçmüş ve Dergâh'a gö­mülmüştür. Yerine de büyük oğlu Sad­reddin Çelebi geçmiştir.
SADREDDİN ÇELEBİ (0.1711)
Mevlevi kaynakları, Sadreddin Çelebi'nin, babası yerine iki kez posta oturduğunu bildirir, ilki, babası Hacc'a gittiği ve Hac dönüşü Kıbrıs'a sürüldüğü sırada posta oturduğudur. Hâttâ, o za­man amcası Celâleddin Çelebi, posta geçmişse de yaşlılığı yüzünden azledil­miş, makama Sadreddin Çelebi geçiril­miştir. Babası kısa bir süre sonra, affedi­lip Kıbrıs'tan dönünce postnişînliği bı­rakmış; babasının ölümünden sonra ikinci defa posta oturmuştur.
Sadreddin Çelebi'nin zamanındaki en önemli olay, onun Osmanlı şehzade­lerine Arakiyye tekbirlemek üzere İstan­bul'a davet oluşudur. Yaşlı Çelebi, bu davete uyarak İstanbul'a gitmiş, görevini tamamlamış, 1711 yılı Haziranında Kon­ya'ya dönerken Akşehir'de hastalanmış, Konya'ya geldikten birkaç gün sonra da vefat etmiştir.
Sadreddin Çelebi'nin ölümüyle bo­şalan Çelebilik Makamı yine bir takım post kavgalarını yüze çıkarmış, sonunda Kara Bostan Çelebi'nin küçük amcası Abdurrahman Çelebi'nin oğlu Mehmed Arif Çelebi postnişînlige getirilmiştir.
MEHMED ARİF ÇELEBİ (ö. 1746)
1746 yılına kadar 35 yıl Dergah'ta Şeyhlik makamında oturan Mehmed Arif Çelebi zamanında, Osmanlı Devle­tinin egemen olduğu birçok yerlerde ye­ni Mevlevîhâneler açılmış, Mevlevilik Anadolu'dan Arap ülkelerine, Rume­li'den Sırbistan'a ve Macaristan'a kadar Avrupa içlerine yayılmıştır, İstanbul, Bur­sa. Eskişehir, Kastamonu, Afyon, Kütah­ya, Manisa gibi şehirlerdeki büyük Mevlevihânelerin yanı sıra Arap ülkelerinde Bağdat, Musul, Kerkük, Halep, Hama, Humus, Şam, Kudüs, Medine, Mekke; İran'da Tebriz; Akdeniz adalarında Kıbrıs (Lefkoşa), Girit (Hanya), Sakız, Midilli, Si­roz; Rumeli ve Avrupa yakasında, Belgrad, Bosnasaray, Filibe, Niş, Peç, Selanik, Üsküp, Vodine gibi şehirlerde Mevlevi zaviyeleri açılmıştı. Bu arada sadece İs­tanbul'da Galata (Kulekapısı), Kasımpa­şa, Yenikapı, Beşiktaş, Bahariye, Üskü­dar gibi altı Mevlevihane vardı.
Mehmed Arif Çelebi, Mevlâna Dergâhı'nın Batı bitişiğindeki Sultan Veled Medresesi'ni (Monlâ-yı Cedîd Medrese­si) onartarak ek yapılarla büyütmüş, bu­rasını Çelebi çocukları için bir okul haline getirmiştir. Ayrıca, Dergâh'ın kuzeyinde­ki Çelebi Misafirhanesi de O'nun zama­nında yaptırılmıştır. Çelebi'nin 1746 yı­lında ölümünden sonra yerine oğlu Ebubekir Sânî Çelebi (Ebubekir II) atanmıştır.
EBUBEKİR ÇELEBİ 11(0.1785)
"Garîbî" mahlasıyla şiirler de yazan Ebubekir Çelebi II'nin postnişinliği za­manı, bir takım siyasi çalkantılar ve iç kargaşalar içinde geçer. Çelebi'nin iki oğlu kendisi sağken ölmüş, başka bir er­kek çocuğu olmadığı için de Çelebilik Makamı sağlığında tartışmalara konu ol­muştur. Bu arada Çelebi de boş durma­mış, Konya'da Vilayet işlerine karışmaya, istediği gibi hareket etmeye yeltenmiş, O'nun bu hareketleri Saray tarafından hoş karşılanmadığı için, bir köşeye çekil­mesi, yerine Mesnevihân Seyyid Alizâde'nin vekil bırakılması emredilmiştir. Bu olaylar sırasında Karaman Valisi Çerkeş Hasan Paşa ile de arası açılmış, yeniçeri­leri onun aleyhine kışkırtmıştır. 1776 yı­lında bir idam fermanının yerine getiril­mesine karsı olan Ebubekir Çelebi II, çevresine topladığı kişilerle mahkemeyi bas­mış, Mesnevîhân'ın evine yürümüş, Konya'da büyük bir isyanı başlatmıştır. Nihayetinde olay bastırılmış, Çelebi'nin idam fermanı Şeyhülislâm tarafından önlene­rek 1776 Temmuzunda Manisa'ya sürül­mesi sağlanmıştır.
Bir sûre Manisa'da sürgün kalan Ebubekir Çelebi II, affedilerek Konya'ya dönmüş. 1785 yılı Mayıs ayında Konya'da ölmüştür.
Ebubekir Çelebi II'nin ölümüyle, postnişînliğe Mevlâna'nın kadın soyun­dan Mesnevîhân Seyyid Alizâde, ayrıca erkek soyundan Karaman Mevlevîhânesi Şeyhi ismail Çelebi oğlu Hacı Mehmed Çelebi talip olmuş, ikisi de İstanbul'a çağrılarak Sarayın arz odasında Sadra­zam Şahin Ali Paşa ve devlet ileri gelen­lerinin huzurunda teker teker dinlenmiş; sonunda postnişînlik delikanlılık çağında bulunan Hacı Mehmed Çelebi'ye veril­miştir.
HACI MEHMED ÇELEBİ (ö.1815)
Hacı Mehmed Çelebi'nin otuz yıla yaklaşan şeyhliği, çokça Sultan Selim III devrine rastlar. Uyanık ve yeniliksever bir padişah olan Selim III Mevlevîdir. İstan­bul'da başta Galata olmak üzere öteki Mevlevîhâneleri sık sık ziyaret etmede, "mukabele" denilen Mevlevî âyinine da­vet olunmaktadır. Galata Mevlevîhânesi Şeyhi Şair Gâlib'in (Şeyh Gâlib) yakın dostudur. Selim III, Mesnevi okumakta, ney üflemekte, besteler yapmaktadır. Selim III orduyu bir düzene koymak üze­re Nizâm-ı Cedîd'i kurmuş, bu yenilik hareketi illere de duyrularak, valilerden, gerekli önlemlerin alınması istenmiştir. O günlerde Kadı Abdurrahman Paşa Kon­ya valisidir. Kadı Abdurrahman Paşa'nın Konya ve çevresindeki bazı ayaklanmala­rı kanlı bir şekilde bastırması, Konya ileri gelenlerinden kimi kişileri öldürtmesi olayları sırasında, Hacı Mehmed Çele­bi'nin bu isyanın dışında kalması için Kü­tahya'ya veya Afyon'a gitmesi tavsiye edilmiş ise de Çelebi bu tavsiyelere uymamış; hâttâ adı isyan elebaşıları arasın­da anılmıştır. Padişahın ve Sadrazamın «Mevlâna soyundadır, kendisine bir za­rar gelmesin» diye korunmasıyla, Kadı Abdurrahman Paşa olayından güçlükle yakasını sıyıran Çelebi, bir hayli şikayet­lere yol açan vakıf anlaşmazlıklarına da karışmış; sonunda, daha fazla Çelebilik makamında kalamayacağını anlayınca, Selim lll'ün öldürülmesinden birkaç yıl sonra, dokuz yaşındaki oğlu Mehmed Sâid Hemdem Çelebi'ye hilafet vererek kendi yerine oturtmuştur. O yıllarda, Sultân Mahmud II tahttadır ve Mevlevi Sâid Halet Efendi de padişahın musa­hibi, en yakın adamıdır. Hacı Mehmed Çelebi, istanbul'da yapılacak işlerini Sâid Halet Efendi'ye havale etmektedir. Ta­nınmış şair Keçecizâde izzet Molla da Mevlevîdir ve Çelebi'nin yakın dostudur. Hacı Mehmed Çelebi, oğlu Mehmed Sâid Hemdem Çelebi'nin hilâfet fermanını beklerken 1815 yılında ölmüş, Sâid Hemdem Çelebi de İstanbul'a yolcu ol­muştur.
MEHMED SÂİD HEMDEM ÇELEBİ (ö.1858)
Dokuz Çelebi İle istanbul'a gelen çocuk yaştaki Mehmed Sâid Hemdem Çelebi, padişah, vezir ve devlet ileri ge­lenlerince kabul edilmiş, kendisine ve Mevlâna soyundan gelen tüm Konya Çelebilerine ihsanlar verilmiş, Sadrazam'ın huzurunda samur kürk giydiril­miştir. Sâid Hemdem Çelebi, istanbul'da bir ay kalmış, daha sonra Üsküdar'a ge­çerek, oradan Mevlevihane şeyhlerinin dua ve tekbirleriyle Konya'ya uğurlanmıştır.
Kırk dört yıl, Çelebilik makamında oturan Sâid Hemdem Çelebi, kendisini iyi yetiştirmişti. Dokuz yaşında postnişin olduğu için kendisine amcası Ferruh Çe­lebi nâib (vekil) olmuş; on sekiz yaşına kadar, Dergâh idaresi Ferruh Çelebi'nin yönetiminde kalmıştı. Bu arada Farsça ve Arapça öğrenen Sâid Hemdem Çelebi, bilgin hocalarının elinde kültürlü bir Çe­lebi olarak yetişmişti. Onun unutulmayan ve unutulmayacak olan bir hizmeti de Dergâh'ta büyük bir kütüphane kurmasıydı. O güne kadar, Dergâh'ta yazılan ve Dergâh'a vakfedilen çok değerli kitaplar, kayda geçerek bir kütüphanede toplanmış değildi. Kitaplar genellikle Çe­lebi'nin dairesinde bulunur, yada şunun bunun elinde kalırdı. Ebubekir Çele­bi'nin İstanbul'a sürgün edildiği sırada birçok kitap da İstanbul'a götürülmüştü.
Kitabın değerini çok iyi bilen Sâid Hemdem Çelebi, önce dağılan ve Çelebi evlerine taşınan kitaplardan arta kalanını toplattı; daha sonra Dergâh'ta bulunan kitaplarla tümünü bir deftere kaydettirerek bir dervişin «hâfız-ı kütüp»lüğüne verdi. 1854 yılında kurulan Dergâh Kü­tüphanesine Hemdem Çelebi'nin vakfet­tiği bu kitaplar adını taşıyan bir mühürle tescil edildi.
II. Mahmud, 1826 yılında Os­manlı ordusunu bir düzene koyup yeni­çeriliği kaldırması ile birlikte, yeniçeri ocağının dayandığı Bektaşiliği de yasak­layarak Bektaşi Dergâhlarını kapatmıştı. Mevleviler bu olayda tamamen tarafsız kalmış, ayrıca padişahın da sevgisini ka­zanmışlardı, ikinci Mahmud, birçok Mevlevîhâneleri onartmış, vakıf işlerine yeni bir düzen vermişti. Hele Sultan Abdülmecid zamanında, Sâid Hemdem Çelebi'nin saraydaki itibarı daha çok art­mıştı. Abdülmecid'in en üstün derecede­ki nişanını almak için gittiği İstanbul'dan Konyalılar kilometrelerce öteden karşıla­mışlardı. Çelebi İstanbul dönüşünden iki yıl sonra vefat etmiş, yerine 1858 yılında en büyük oğlu Mahmud Sadreddin Çelebi geçmişti.
SADREDDİN ÇELEBİ (ö.1881)
Mahmud Sadreddin Çelebi, bü­tün Çelebilerin ve Dergâh ileri gelenleri­nin söz ve gönül birliği ile Çelebilik ma­kamına getirilmişti. Ağır başlı, hoşsoh­bet, hayırsever bir şeyh olarak tanınmıştı. O'nun Dergâh şeyhi olduğu sıralarda bir ihmal yüzünden Konya çarşısı ile çar­şı içinde bulunan Yüksek Cami ile Kapı Cami tamamen yanmıştı (1867). O zamanların Konya Valisi Burdurlu Ahmed Tevfik Paşa ile Mahmud Sadreddin Çelebi el ele vererek, Sultan Abdülaziz ve annesi Pertevniyal Valide Sultan'ın yardımı ile Yüksek Cami yerine, 1874 yı­lında şimdiki Aziziye Cami yaptırılmıştı. Kapu Cami'inin yerinde, 1868 yılında yaptırılan cami ise daha çok Mahmud Sadreddin Çelebi'nin para yardımı ile tamamlanmış, ayrıca yanan dükkânların yerine 55 yeni dükkan inşâ edilmişti. Sul­tan Abdülaziz, ayrıca 1868 yılında Der­gâh şadırvanını da onarmıştır.
Konya bu yangın felaketinin ardın­dan 1873 yılında büyük bir kuraklık teh­likesi ile başbaşa kalmış; 1290 (H.) kıtlığı denilen bu yıl, halk aç ve çaresiz sokak­lara dökülmüştür. Konya Valisi Sakızlı Ahmed Esat Paşa ile Mahmud Sadred­din Çelebi'nin halkın yanında yer alması, yardımına koşması, Dergâh'a saygıyı da­ha çok arttırmış; Sultan Abdülaziz, Çelebi'ye nişanlar tevcih etmiştir. Sadreddin Çelebi 1881’de ölmüş, yerine büyük kardeşi ve Manisa Mevlevihânesi şeyhi Fahreddin Çelebi, Çelebilik makamına atanmıştır.
FAHREDDİN ÇELEBİ (ö.1882)
Bütün Çelebilerin ve Dedelerin Şey­hülislama birlikte çektikleri telgraf üzerine Konya Mevlâna Dergâhı, Şeyh postuna oturan Fahreddin Çelebi, ancak bir yıl postnişîn olmuş. 1882 yılında öldüğü zaman yerine kardeşi Mustafa Safvet Çelebi atanmıştır.
MUSTAFA SAFVET ÇELEBİ (ö. 1887)
Beş yıl Mevlâna Dergâhı'nda postnişînlık makamında oturan Mustafa Safvet Çelebi, Mevlâna Türbesi Yeşil Kubbesinde bazı onarımlar yaptırmış; kubbe kurşunlarını yeniletmiştir. 1887 yılında öldüğü zaman yerme kardeşi Sâıd Hemdem Çelebi'nın oğlu Abdülvahid Çelebi geçmiştir.
ABDÜLVÂHİD ÇELEBİ (ö.1907)
Osmanlı   Padişahı   Abdülhamid II'nin saltanat yıllarında 20 yıl Dergâh postnişliğinde bulunan Abdülvâhid Çe­lebi. Bektaşi meşrep, atılgan, yeri geldi­ği zaman Sultan Abdülhamid aleyhin­de konuşabilen, uyanık ve cömert bir şeyhti. Bu yüzden Konya valisi Ali Sürüri, daha sonra Avlonyalı Ferid Paşa'lar tarafından sıkı bir göz hapsine alınmış; sözleri ve hareketleri sık sık Saraya jurnal edilmiştir. Abdülhamid'in Yıldız Sarayı'na karşılık O da Konya'nın Meram bağlarında Yıldız Köşkü adıyla süslü bir köşk yaptırmış; şehir içerisinde saray fay­tonlarına benzer faytonlarla gezmiş, her haliyle padişahı kuşkulandıracak davranışlarla dikkatleri çekmişti. Şehir dışına çıkması yasaklandığı halde, bir gün Hacıbektaş Türbesi'ni ziyaret maksadı ile şehrin dışına çıkmış, onun bu pervasız hareketi Vali Ferid Paşa tarafından Sara­ya telgrafla bildirilmiş; gönderilen emir­de, Çelebi'nin ne olursa olsun geri çevril­mesi istenmiştir. Ferid Paşa, Abdülvâhid Çelebi'yi Konya dışında durdurarak, güçlükle Konya'ya getirebilmiştir.
Abdülhamid II, Molla Hünkaroğlu diye tanınan Konya Çelebilerinin kendi­lerine karşı bir ayaklanma hazırlamala­rından kuşku duyuyordu. Bunda da haklıydı. Ne zaman Osmanlı Devletinde ayaklanma olmuş, Yeniçeriler padişah soyuna   karşı gelmişlerse   «Gerekirse Konya'dan Molla Hünkaroğlunu getirir başımıza padişah yaparız diye direnmişlerdi. Gerçi şimdi kazan kaldıracak Yeniceri Teşkilatı yoktu; ama halkın kafasında bir Molla Hünkaroğlu imajı vardı. Halkın ve askerin kafasındaki bu imaj bir gün başına dert açabilirdi. Bunun için Çelebi'yle hem hoş geçinmek hem de göz hapsinde tutmak gerekırd, Abdülhamid'in sadık adamı Avlonyalı Ferid paşa, bunun için Konya'ya göndermişti. Ferid Paşa, Çelebi ile yakın bir dost aynı zamanda sarayın gözü ve kulağı idi.
Abdülvâhid Çelebi, saraya karşı gücünden dolayı padişahın kuşkularını bil­diği için rahattı. Konya'da, Konya ilerii gelenleri ile birlikte ikinci bir vali hayatı sürüyor, emirler veriyordu. Başı daralan hükümette bir işi olan Çelebi'ye başvu­ruyordu. Çelebi, yalnız Mevlevîlerin de­ğil, Konya'nın hâmisi olarak halkın sorunlarını çözüyor, fakir-fukarayı gözeti­yordu. 1907 yılında ölümünden sonra ye­rine oğlu Abdülhalim Çelebi postnişin olmuştu.
ABDÜLHALİM ÇELEBİ (l. DEFA)
Babasının bütün vasıflarım taşıyan Abdülhalim Çelebi, şeyh makamına oturduktan bir yıl sonra ikinci Meşruti­yet ilân edilmişti.
İkinci Meşrutiyetin ilânı ile başlayan fikir hürriyeti birçok dinî makamları da etkilemiş; Abdülhalim Çelebi, Konya Mevlevi Dergâhı postnişliğinden azledile­rek yerine, Necib Çelebi oğlu Bahâeddin Veled Çelebi (İzbudak) tayin edilmişti.
VELED ÇELEBİ (İZBUDAK) (0.1953)
Veled Çelebi'nin postnîşînliğini za­manında en önemli olaylardan biri, Mev­levi dervişlerinin katılması ile «Mücâhidîn-i Mevleviyye» adlı bir Mevlevi alayı kurarak Birinci Dünya Savaşı sırasında Kanal Harekatı'na gönderilmesidir. Sul­tan Mehmed Reşâd'ın ilân ettiği "Mu­kaddes Cihâd" üzerine kurulan, Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Abdülbâki Efendi'nin komutasındaki bu alay, neyleri ve kudümleri ile Konya'dan 1916 şubatı'nda Şam'a kadar gelmiş, askeri eğitimden yoksun, bazı yaşlı Dede ve Dergâh şeyhlerinin katıldığı bu kalabalık, hiçbir sonuç alamadan geri dönmüş; bazıları Mekke ve Medine'ye kadar giderek ziya­retlerde bulunmuştur.
Sultan Mehmed Resâd'ın ölümünden ve Birinci Dünya Savaşından sonra, 1919 yılında Veled Çelebi'nin postnişlikten azledilmesi üzerine, Abdülhalim Çe­lebi, 2. defa postnişliğine getirilmiştir.
ABDÜLHALİM ÇELEBİ (2. DEFA)
Abdülhalim Çelebi Konya'da 2. defa posta oturmuş, Osmanlı Meclis-i Mebûsân'ına Konya Milletvekili olarak katılmış; yerine 1920 yılı başlarında Yakup Çelebi'nin oğlu Âmil Çelebi, postnişîn olarak tayin edilmiştir.
ÂMİL ÇELEBİ (ö.1920)
Postnişîn olduğu sırada yaşlı ve rahatsız olan Âmil Çelebi 1920 yılı içerisinde vefat etmiş, yerine üçüncü defa Abdülhalim Çelebi postnişîn olmuştur.
ABDÜLHALİM ÇELEBİ (3.DEFA) (ö.1925)
1920-1925 yılları arasında Konya Mevlevi Dergâhı postnişinliğinde 3.defa bulunan Abdülhalim Çelebi, bu devre­de Konya Milletvekilliği görevini de bîr süre devam ettirmiş; hâttâ ilk Büyük Millet Meclisi'nde, Meclis ikinci Başkanlığı­na getirilmişti. Abdülhalim Çelebi, tarikâtların kaldırılması ile ilgili kanunun ha­zırlıkları sırasında 1925 yılında İstanbul'da vefat etmiş.
VELED ÇELEBİ (İZBUDAK)(2.DEFA) (ö.1953)
Aynı yıl "Tarikatların ilgası" ile ilgili Kanun yürürlüğe girmiş, Türkiye'deki bütün Dergâh, Tekke ve Zaviyeler kapatılırken Konya Mevlâna Türbesi ve Mevlevi Dergâhı'nın Atatürk'ün de emirleriyle «Müze» olarak ziyarete açılması kararlaştırılmıştır, iki yıllık bir düzenlemeden sonra Konya Mevlâna Dergâhı 1927 yılında «Konya Âsâr-ı Atîka Müzesi» adıyla ziyarete açılmıştır.
Kayıtlardaki Dergahlar

 

Konya'da Defin Hâk 'Itırnak Olan Hazreti Mevlana Kuddise Sirruhu 'l-A'la Efendimiz Hazretlerinin Dergâhı Şeriflerine Mensub Mevlevihanelerle Meşayihin Esâmi ve Sairesini Mübeyyin Cedveldir
Dergah-i Hazreti Mevlana'da Post Nişin Sülale-i Tahire-i Müşar ileyhadan
Mustafa Safvet Çelebi Hazretleri
(Nişan - Madalya: Osmani 2. )
ASTANELER
Esami
Mevlevi Hane
Esami
Meşayih
Defin Itırnak Olan Zevati Kiramın Esamisi
Konya Dergahı Şerifi
Muşar ileyh Hz.Mevlana Celaleddin Rûmi Kuddise sirruhu's-Sami
Mağnisya
Abdu’-l Vahid Çelebi
İshak Çelebi Efendi (K.S.)
Karahisar Sahib
Ahmed Kemale’d-Din Çelebi
Sultan Divanî (K.S.)
Der Aliyye'de .Yeni kapu
Osman Salahaddin Efendi
Kemal Ahmed Dede Efendi(K.S.)
Kasım Paşa
Ali Dede Efendi
Sırrı Abdi Dede Efendi
Bahariyye
Hüseyn Fahri Dede Efendi
Şeyh Nazif Dede Efendi (K.S.)
Galata
Ataullah Dede Efendi
Şarihi Mesnevi İsmail Rusuhi Ef. (K.S.)
Hitta-I Cesime-i Misr
Hacı Azmi Dede
Adem Dede Efendi (K.S.)
Gelibolu
Hacı Hüsemeddin Dede
Ağazade Dede Efendi
Burusa
Mehmed Şemseddin Efendi
Ahmed Cünuni Efendi (K.S.)
ZAVİYELER
Konya'da Şems-I Tebrizi
El-Hac Ahmed Şükri Efendi
Şems-i Tebrizi (K.S.)
Karaman
El-Hac Ali Rıza Çelebi
Valide-i Sultan ve Alaaddin Çelebi (K.S.)
Üsküdar
Hasib Dede Efendi
Nu'man Dede Efendi(K.S.)
Kayseriyye
Süleyman Ataullah Efendi
Şeyh Muhammed Burhaneddin Tirmizi(K.S.)
Kastamoni
İbrahim Dede Efendi
Dede Sultan (K.S.)
Bağdad’a Tabi' Kerkuk
Mehmed Hamdi Dede Efendi
Hacı Mehmed Dede Efendi(K.S.)
Filibe
Hafız Ali Dede
Şeyh İbrahim Efendi (K.S.)
Rum İli Elbistan
Hafız Dede
Murad Dede (K.S.)
Antalya
Mehmed Şemseddin Dede Efendi
Zincir Kıran Sultan (K.S.)
Niş
Mehmed Dede Efendi
Dede Efendi (K.S.)
Samsun
Cemaleddin Dede
Dede (K.S.)
Medine-Münevvere
Abdurrahman Mahmud Dede Efendi
Müneccim Ahmed Dede
Efendi (K.S.)
Şam-I Şerif
Mehmed Sabri Dede
Kartal Dede (K.S.)
Rum ili Yenişehir
Gülşen Dede
Vecdi Dede (K.S.)
Aydın
Mustafa Nuri Dede
Horasani Ali Dede (K.S.)
Bosna Sarayı
Mehmed Fikri Dede
Seyyid Abdilfettah Dede (K.S.)
Marmaris
Hüsameddin Dede
Sarı Ana Sultan (K.S.)
Belgıradcık
Abdi Dede
Yusuf Dede (K.S.)
Dorin
Hasen Dede
Mustafa Dede (K.S.)
Amasya
Cemaleddin Dede
Kara Şeyh Dede Sultan (K.S.)
Rum ili Yenişehri
İbrahim Dede Efendi
Cevri Dede (K.S.)
Menteşe (Muğla)
Hasen Rıza Dede Efendi
Hazreti Şahidi (K.S.)
Sakız Adası
İsmail Dede
Hızır Dede (K.S.)
Selanik
Eşref Dede Efendi
Seyyid Kerimüddin Dede (K.S.)
Urfa
Abdulhamid Dede zade Ahmed Dede
Dede Sultan (K.S.)
Girid
Şems Dede Efendi
Banisi umum ahali (K.S.)
Lazikiyye
Mehmed Saib Dede
..........
Çorum
Mehmed İzzet Dede
Dede (K.S.)
Tokat
İbrahim Dede Efendi
Ramazan Dede (K.S.)
Kuds-i Şerif
Osman Nureddin Dede Efendi
Daniş Ali Dede (K.S.)
Ermenak
Hafız Mehmed Dede Efendi
Humus
Mehmed Kamil Dede Efendi
Hama
Salih Dede
Tavşanlı
İbrahim Edhem Dede Efendi
Seyfi Dede (K.S.)
Demirci Kasabası
Mehmed Nuri Dede Efendi
Mehmed Dede (K.S.)
Trablus-i Şam
Ahmed Şakir Dede Efendi
Mervi Dede (K.S.)
Haleb
Vacid Dede Efendi
Ebu Bekir Vefai (K.S.)
Kankara
Abdi Dede Efendi
Şeyh Cemaleddin Efendi (K.S.)
Edirne
Ali Eşref Dede Efendi
Neşati Dede ve Enis Dedeler(K.S.)

Kütahya
İsmail Hakkı Çelebi Efendi
Orğun Çelebi ve Sakıb Dede Efendiler (K.S.)
Ayntab
İsmail Hakkı Dede
Şaban Dede (K.S.)
Eski Şehir
Hasen dede
Kara Mustafa Paşa (K.S.)
Burdur
Ali Rıza Dede
Fidayi Dede (K.S.)
Sivas
Mehmed Behaeddin Çelebi
Banisi Ulu Arif Çelebi (K.S.)
Üskub
Niyazi Dede Efendi
Hasen Dede (K.S.)
Niğde
Mehmed Nuri Dede
Kemali Ümmi Dede (K.S.)
Kıbrıs
El-Hac Safvet dede
Siyahi Dede (K.S.)
Ankara
Abdullah Besim Dede
Hasen Dede (K.S.)
Kilis
Ahmed Sabuhi Dede
Yazisiz
Antakya
Mehmed Şah dede
Yazisiz
Middillu Ceziresi
Mehmed Nazif Dede
Hamid Dede (K.S.)
Siroz
Hacı Osman Dede
Ramazan Dede (K.S.)

 

İşbu Tekayadan (Tikyelerden) başka daha pek
çok tikyeler var ise de Mürur-i zaman ile munkarız olmuştur

Makalemizde yer verdiğimiz bir diğer önemli isim, Yenikapı Mevlevihanesi postnişini Abdülbâki Efendi’dir. Kökeni itibariyle Timur’dan kaçıp Kütahya’ya yerleşen Pir Baba Sultan-ı Horasani’nin soyundan gelen Ebubekir Dede ailesine mensup olup Abdülbâki Efendi, 15 Ramazan 1300/ 20 Temmuz 1883’de doğmuştur.

Abdülbâki Dede’nin doğup yetiştiği Yenikapı Mevlevihanesi, Galata Mevlevîhanesi’nden sonra kurulan İstanbul’daki ikinci Mevlevihane olup (Recep 1006/ Şubat 1598) zamanla tarikatın İstanbul’daki en büyük merkezi haline gelmiştir. Tasavvuf kültür ve düşüncesi yanında, dönemin siyasi gelişmeleri açısından da ayrı bir öneme sahip olan dergâhın XIX. asrın sonlarındaki müdavimleri arasında, tanzimatın iki büyük sadrazamı Keçecizade Fuad Paşa ile Âli Paşa yanında Kamil Paşa, eski şeyhülislamlardan Saadeddin ve Refik Efendiler, Şeyhülislam Sâhib Molla, Midhat Paşa gibi isimler sayılabilir. Ayrıca XIX. asırda II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz, II. Abdülhamid ve Mehmet Reşad da Mevlevîhanenin ziyaretçileri arasında olup Sultan Reşad, Abdülbâki Baykara’nın Dedesi Osman Selahaddin Dede’ye müntesiptir. 1285/1868’de kurulan Meclis-i Meşayıh’ın ilk başkanı olan Osman Selahaddin Dede, bu görevini 1297/1880’e kadar sürdürmüş, onun siyasilerle kurduğu yakın ilişki, mevlevihaneyi II. Abdülhamid döneminde özgürlük fikirlerinin tartışılabildiği başlıca merkezlerden biri haline getirmiştir.
Abdülbâki Baykara’nın babası Mehmed Celâleddin Efendi, 1277/1861’den itibaren babası Osman Selahaddin Efendi’ye vekâlet etmiş, Osman Selahaddin Dede’nin 18 Cemaziyelahir 1304 / 14 Mart 1887’de vefatından sonra da postnişin olmuştur. Mehmet Celaleddin Efendi’nin Mevlevilik yanında Şazeliyye, Çeştiyye ve Kadiriye tarikatlarından da icazeti vardır. 16 sene vekâleten 21 sene de asaleten postnişinlik yapan Mehmet Celaleddin Dede 30 Rebaiülahir 1326 / 18 Mayıs 1908’de vefat etmiş, dergâhta babasının yanına defnedilmiştir. Cenazenin yıkanması esnasında hazır bulunanlar arasında Bahâriye Dergâhı şeyhi ve Celaleddin Efendi’nin eniştesi Hüseyin Fahreddin Dede ile Veled Çelebi de bulunmuş, müritleri arasında yer alan Ahmed Remzi Dede, Tahirü’l-Mevlevî gibi dönemin önemli isimleri tarafından birçok tarih düşürülmüştür.
Mevlevîhane, Osman Selahaddin Dede gibi Celaleddin Efendi’nin meşihati döneminde de sürekli kontrol altında tutulmuştur. Celaleddin Dede’nin, pederinin vefatı dolayısıyla düzenleyeceği mevlid kandilinde bile alınan sıkı tedbirler, Abdülbaki Efendi’nin düğününde birçok hafiyenin bulunması söz konusu kontrolün boyutlarını göstermesi açısından önemlidir.
Celaleddin Dede’nin 1301/1884–1303/1886 yılları arasında Meclis-i Meşayıh nazırlığı yapması, şeyh çocuklarının eğitilmesinin amaçlandığı Medresetü’l-Meşayıh’ın kurulması fikrini ortaya atması ve yetiştirdiği şahsiyetler, onun teşkilatçı ve aktif karakterinin tezahürü olsa gerektir. Döneminin ulema ve sufilerinin takdirini kazanan Celaleddin Efendi, tarikat usul ve adabını muhafazadaki gayreti dolayısıyla Mehmet Ziya’nın; “Dervişliği laubalilik, tarikat usul ve adabını kalenderlikten ibaret sayan derviş taslakları” olarak nitelendirdiği kesim tarafından tarikatı Halidiliğe benzetmekle suçlanmıştır. Kaynaklarda bilhassa sohbetlerinin tesirine değinilmekte, dini konularda, edebiyatta, özelliklede tasavvuf ile musikideki ihtisasına vurgu yapılmaktadır. Yetiştirdiği talebeler arasında Rauf Yekta, Subhi Ezgi, A. Avni Konuk, H. Saadettin Arel, Tahirü’l-Mevlevî, Ahmet Remzi Akyürek gibi isimler bulunmaktadır.
Celaleddin Dede dönemindeki en üzücü hadiselerden birisi 14 Kasım 1906’da dergâhın geçirdiği yangın olup, Mevlevilik ve tarihi bakımından önemli ve tek nüsha eserlerin de yer aldığı dergâh kütüphanesi tamamen yanmıştır.
Yetişmesi
Abdülbâki Efendi’nin ilk hocası dört yaşında kendisinden ders gördüğü dedesi Osman Selahaddin Efendi’dir. Mevlevihane civarındaki Kur’an kursunda altı yaşına kadar Kur’an-ı Kerim ve tecvid okumuş, sonrasında Daru’t-tahsil isimli özel bir okula devam etmiş, 1314/1896’da Davudpaşa Rüştiyesi’ni bitirmiştir. Rüştiye’den sonra babasından Mesnevi, Demircili Ahmed Fuad Efendi’den sarf, nahiv ve mantık; Beyazıt Kütüphanesi’nde hafız-ı kütüb İsmail Efendi’den meâni, kelâm, akâid ve şifâ-i şerif; İsmail Efendi’den Buhari-i Şerif, Selanikli Mehmed Esad Dede Efendi (öl. 1319/1901)’den Zevrâ risalesi, Sütlüce Sa’dî Dergâhı şeyhi ve Meclis-i Meşâayıh reisi Hasirîzade Mehmed Elif Efendi’den Mesnevî ve tasavvuf okuyarak 1906’da Mesnevî’den icazet almıştır. Bunun yanında haftalık olarak yapılan Mevlevî âyinleri, Mevlevihaneyi ziyarete gelen dönemin önde gelen ilmiye, devlet erkanı, edip ve şairlerinin kendisinde önemli bir müktesebat oluşturduğu muhakkaktır.
Abdülbâki Efendi’nin Mevlevîlik yanında Hamzaviliğin son temsilcilerinden Seyyid Abdülkadir Belhi’nin oğlu Seyyid Ahmed Muhtar’a (öl. 1933) da intisabının olduğu hattâ bunun kendi delâletiyle gerçekleştiği Abdülbâki Gölpınarlı tarafından nakledilmektedir. Hamzavîlerle ilişki, Osman Selahaddin Dede ve Mehmed Celaleddin Efendi döneminde de söz konusudur.
Yenikapı Mevlevîhanesi’ne Postnişin oluşu
Abdülbâki Dede’nin Yenikapı Mevlevîhanesi’ndeki postnişinliği 1320/1903’e kadar uzanır. 1877’den itibaren rahatsızlığı artmaya başlayan Celaleddin Dede akciğer ve gırtlak ve rahatsızlığı sebebiyle âyinleri icra edemeyecek konuma gelmiş, babası tarafından Konya’ya yapılan müracaat üzerine Abdülvahid Çelebi’den destar giyerek Mevlevihane’de 1903’den itibaren vekaleten İsm-i Celâl ve mukabeleye başlamıştır.
Celaleddin Dede’nin Rebiulahir 1326/ Mayıs 1908’de vefatı sonrası, Osmanlı Arşivleri’ndeki 15 Cemaziyelevvel 1326/15 Haziran 1908 tarihli:“Dergah-ı Mevlana Postnişini Abdülhalim'in münhal olan Yenikapı Mevlevihanesi Meşihatlığı'na tayin edilmesi için izin verilmesi” şeklindeki müracaatta göre Abdulhalim Çelebi, bu göreve talip olmuş, ancak bu talebin kabul görmemesi ve II. Meşrutiyetin ilanıyla Abdülbaki Baykara, “pederinin vefatından yetmiş iki gün sonra, Temmuzun yirmi dördüncü pazartesi günü” postnişin olmuştur. Meşihatname Yenikapı Mevlevihanesi’nin semahanesinde geniş bir davetli grubunun huzurunda Bahariye Mevlevihanesi postnişini Hüseyin Fahreddin Dede tarafından okunmuş, Abdülbâki Efendi’nin hocası ve Meclis-i Meşayıh Reisi Elif Efendi tarafından edilen dua ve fatihadan sonra Mübarek Bâd gülbanki eski usûl üzere yapılmıştır. Ahmet Remzi Dede’nin, şeyhinin vefatına ve Abdülbâki Dede’nin postnişin oluşuna dair düşürdüğü tarih şöyledir:
Semiyy-i mefhari sâdât ibn-i Şeyh Selâhaddin
Nümâyân idi zâtında Cenâb-ı Pîr’in ahlâkı
Yenikapı’da feth-i bâb-ı irşâd eyledi haylî
Olup dil-teşnegân-ı feyze âb-ı aşkdan sâkî
İdince tekye-i dârü’s-selâm-ı vuslata rıhlet
Firâkı eşk-bâr-ı mâtem etdi cümle uşşâkı
Fakat necl-i necîbi Hazret-i Bâkî Efendi’de
Bulurlar ba’d-ez-în talib olanlar feyz-i Hallâk’ı
Şu bir mısra’da Remzî münderic geldi iki târîh
Celâleddin Muhammed gitdi ammâ sırrıdır Bâkî
1326
Abdülbâki Efendi, postnişinliğe tayininden sonra 1327/1909 Meclis-i Meşayıh azalığına seçilmiş bu görevi 1336/1917’de azledilinceye kadar dokuz yıl sürmüştür.
1906’daki yangında harap duruma gelen Mevlevihanenin yeniden inşası, şehzadeliği sırasında Selahaddin Dede’ye intisap eden Sultan Reşad’ın tahta çıkmasıyla gerçekleşmiştir. 1328/1910’da mimar Kemaleddin Bey’in başkanlığındaki heyet, inşaata başlamış ve yaklaşık bir yıl sonraki, açılış törenine Sultan V. Mehmet Reşad da katılmıştır.
Savaş Yılları ve Gönüllü Mevlevi Alayı
Yenikapı Mevlevîhanesi, Mevleviliğin İstanbul’daki en önemli kurumlarından biri olması yanında savaş yıllarında da ihtiyaca binaen Balkan ve Çanakkale savaşlarında hastane olarak kullanılmıştır.
Abdülbâki Dede, I. Dünya Savaşı’nın başladığı dönemlerde uzun süreli bir savaştan yeni çıkmış olması hasebiyle halkın içinde bulunduğu konumu Sultan Reşad’a iletmiş ve yeni bir savaşa girilmemesi hususunda telkinde bulunmuştur. Ancak padişah, ona: “Oğlum, bu harbin iki neticesi vardır. Galibiyet ve mağlubiyet... Eğer galip gelirsek bizim menfaatimizedir, milletin menfaatine mani olmak ise hıyanettir. Mağlup da olabiliriz. Fakat bu deliler (yani İttihatçılar) bir defa karar vermişler ve girmişler. Mani olmanın imkânı yok. Önlerine geçerek mani olmaya çalışsam beni mahvederler. Bu ise büsbütün delilik olur” şeklinde karşılık vermiştir.
Abdülbâki Dede, orduya moral için teşkil olunan Mücahidin-i Mevleviyye Alayı’na binbaşı rütbesiyle katılmıştır. İstanbul’da yapılan merasimde Veled Çelebi’ye vekâlet ederek Mevlevi gülbangı okumuş ve alay sancağını Veled Çelebi’ye teslim etmek üzere Konya’ya doğru yola çıkmıştır. Başlarında sikkeleri ve dervişane kıyafetleriyle Konya’dan Ankara’ya gelen alay, hükümet meydanında bir merasim yapmış, sonrasında Şam’a hareket etmiştir.
Tahir Olgun, Saadettin Nüzhet Ergun’a gönderdiği mektubunda Bâkî Dede’nin askerlik dönemiyle ilgili şu ifadeleri yer almaktadır: “Baki Efendi Mevlevi alayına binbaşı tayin edilmişti. Bir gün askeri kıyafetiyle kendisini gördüm. Başında destarlı sikke, arkasında derviş hırkasının kolsuzu denilebilecek bir pelerin, bacaklarında diz kapaklarını epeyce geçmiş çizmeler vardı. Sağ elinde bir kamçı bulunuyor, sol eliyle kayışı hamâyil olarak asılmış, eski redif yüzbaşılarının taktıkları gibi tahta kınlı bir kılıcı tutuyordu.”
Abdülbâki Dede, alayla birlikte Şam’a gitmiş, hastalığı sebebiyle bir süre sonra geri dönmek zorunda kalmıştır. Abdülbâki Dede’ye çalışma ve gayretleri sebebiyle Harbiye Nezareti tarafından padişah adına takdir belgesi verilmiştir.
Tekkelerin Kapatılması
Postnişinliği 1925 yılına kadar süren Abdülbâki Dede, tekkelerin kapatılması sonrası diğer Mevlevi tekkelerde olduğu gibi burada da kayd-ı hayat şartıyla postnişinin ikametine izin verilmiştir. Ancak, vakıf gelirleri kesilen Abdülbâki Dede geçim sıkıntısı çekmiştir. Farklı yerlerde çalışan Bâki Dede, bir süre Kütüphaneleri Tasnif Komisyonu üyeliğinde bulunmuş, İstanbul Türk Ocağı Müdürlüğü, Halk Fırkası’nda memurluk, Fuad Köprülü’nün delaletiyle Edebiyat Fakültesi Farsça hocalığı gibi görevlerde bulunmuştur. Darülfünun’un üniversite olmasından bir yıl sonra görevine son verilen Bâki Dede farklı kurumlara müracaatta bulunmuş olup son görev yeri Bakırköy Ermeni Lisesi Edebiyat öğretmenliğidir.
Tekkelerin kapanmasıyla birçok şeyh gibi toplum nezdindeki konumunu kaybedip maddi zorluklarla karşılaşan Abdülbâki Dede’nin, söz konusu değişimi anlattığı “Oldum” redifli bir şiiri vardır. Ahmet Remzi Dede Abdülbâki Dede’nin vefatına düşürdüğü tarihde, onun yaşadığı fakr u zarurete dikkat çeker mahiyette:
Hâtıra gelmezdi böyle nâz-perver şeyh-i pâk
İhtiyac-âlûde olsun hasbünallahu’s-Samed
ifadelerine yer vermektedir.
Tekkelerin kapatılmasıyla semahanesi ve türbesi mühürlenen mevlevihanenin Şeyh dairesi, Cumhuriyet döneminde uzun süre öğrenci yurdu olarak kullanılmıştır. 9 Eylül 1961’de hünkâr mahfilinin altında çıkan bir yangın sonucu semahane, şerbethane ve türbesi tamamıyla yanmıştır. Günümüzde Zeytinburnu ilçesi Merkez Efendi Mahallesi’nde bulunan Mevlevihanenin yeniden inşa edilmesi için alınan karar, bugüne kadar uygulanamamıştır.
Vefatı
Bakırköy Ermeni Lisesi’nde iki ay kadar görev yapan Abdülbâki Baykara 24 zilka’de 1353/28 Şubat 1935’de elli iki yaşında vefat etmiştir. Perşembe günü vefat eden Baykara’nın cenazesi ertesi gün tekkesine götürülmüş, cumartesi günü Merkez Efendi Camii’nde öğleyi müteakip kılınan cenaze namazı sonrası Mevlevihane’nin bitişiğindeki Hamuşân Mezarlığı’nda, Mevlevihanenin ilk postnişini Kemal Ahmed Dede (öl. 1009/1601)’nin yanına defnedilmiştir. Defnin ardından gazellerine nazire de yazmış olan yakın dostu Ahmet Remzi Dede, Mevlevî Gülbangi okumuş ve
Ced-be-ced şeyh-i celîl-i tekye-i bâb-ı cedîd
Râz-dân-ı “bişnev ez ney çün hikâyet mî-koned”
diye başlayan beş beyitlik bir tarih düşürmüştür. Mazıoğlu’nun hazırladığı divanda yer almayan bir diğer tarih ise
Celâleddin Efendi-zâde şeyh-i şâb iken el-hak
Verirdi neş’e eş’ârı Neşâtî’ye Mezâkî’ye
mısralarıyla başlamaktadır. Dede’nin erken denebilecek yaşta vefatında, çileli bir yaşam sürmesinin de etkisi olsa gerektir.
Kişiliği
Yenikapı Mevlevihanesi’nin dînî hükümlerine bağlılıktaki hassasiyeti dolayısıyla Halidilikle vasıflandırıldığı bir ortamda yetişmiş olması hasebiyle Abdülbâki Dede’nin de aynı hassasiyeti hayatında tatbik ettiği söylenebilir. Aşağıdaki rubaisi de her halde bunun bir tezahürüdür.
Allah’a şükür ki müslümanım ben
Bir dîni bütün, sahib-i irfanım ben
Kur’an’a muhalif sözü almak gûşa
Ser-tâ-be-kadem bende-i Kur’ân’ım ben
Abdülbâki Baykara’nın yakın dostu Gölpınarlı, onun vefatı üzerine kaleme aldığı yazısında nazik, hoş sohbet ve nüktedan yönüne vurgu yapması yanında bir çocuk safiyetine de sahip olduğunu belirtir. Edebî yönünü tahlil etmek için büyük bir kitap yazmak gerektiğini belirten Gölpınarlı, onun için; “Bâkî, en büyük şair değilse bile en büyük şairlerdendir” ifadesine yer verirken, Mehmed Ziya da yaratılıştan gelen bu kabiliyetine dikkat çekmektedir.  Kaleme aldığı manzum eserlerde klasik edebiyatın ağırlığı hissedilen Abdülbâki Dede, Erdoğan’ın ifadesiyle “klasik şiir içinde açılmış yenilik ve yerlilik yolunda ilerlemeye çalışmıştır”.
Ahmet Remzi Dede, Abdülbâki Efendi’nin vefatı üzerine düşürdüğü tarihde geçen:
Şair-i mutlak edîb-i nüktedân Bâkî Dede
Yüz çevirdi nâgehân dâr-ı fenâdan tâ ebed
İfadeleri de onun edebî ve nüktedan yönüne vurgu yapmaktadır.
Yine Remzi Dede’nin, gazellerine de nazirelerde bulunduğu kişiler arasında, yakın arkadaşı Bâkî Efendi de vardır. Remzi Dede’nin,
Tâhir ü Bâkî’ye pey-revliktedir Remzî bekâ
Vakt olur derler cihânda nükte-gûhlar var idi
mısralarıyla biten manzumesi Tahirü’l-Mevlevî ve Abdülbaki Dede ile olan yakın ilişkisine işaret etmektedir.
Abdülbâki Baykara, Yenikapı Mevlevihanesi’nde Ali Nutkî Dede’den itibaren tutulmaya başlayıp bir gelenek halinde sonraki postnişinler tarafından da tarih düşülen ikinci Defter-i Dervişân’a kendi döneminin dergâh ve Mevlevilik çerçevesindeki önemli olaylarını kaydetmiştir. Tuhfetu’s-sâimîn, Târîh-i Beyhâkî Tercümesi gibi mensur eserleri de bulunan Dede’nin makaleleri Mahfel ve Darülfünun İlahiyat Fakültesi dergilerinde yayımlanmıştır.
Daha ziyade manzum tarzda yazan Abdülbâki Dede’nin tahmis, taştir, murabbâ, muhammes, müseddes, muaşşer, müstezâd, kıt’a, nazm ve rubaileri yanında Farsça na’tları, rubaileri ve yüze yakın gazeli olup, klasik edebiyat alanında varlık göstermiştir. Ebced hesabı ile manzum tarih düşürmede önde gelen isimlerdendir. Ebussuudzâde Mehmed Suud Yavsî (öl. 1948), Abdülbâki Baykara’nın bu şiirlerini toplamış, Enfâs-ı Bâkî adıyla Millet Kütüphanesi’ne hediye etmiştir.
Musîkî yönü de olan Abdülbâki Dede’nin, babası Celaleddin Dede gibi bazı manzumeleri bestelenmiştir.
Ahmet Cahit Haksever

1289/1872’de Kayseri Mevlevîhanesi’nde doğan Ahmet Remzi Efendi, tekkelerin kapatılış tarihi olan 1925 yılına kadar yaklaşık yüz yıl postnişinlik yapmış bir aileye mensuptur. Dedesi, Mevlânâ Dergâhı postnişîni Mehmet Said Hemdem Çelebi’nin mürşidi es-Seyyid Süleyman Turabî’dir. Kendisi, Konya Mevlânâ Dergâhı’nda yetişmiş, 1242/1826 yılında Kayseri Mevlevîhanesi’ne şeyh tayin edilmiştir.  Dokuz yıla yakın bu vazifeye devam eden Süleyman Turâbî 1251/1835’te Kayseri’de ölmüştür. Mezarı Mevlâna’nın hocası Seyyid Burhaneddin türbesi içindedir.

 

Babasının vefatıyla yerine postnişin olan Seyyid Ahmet Remzi el-Mevlevî, 1274/1857’de Kayseri müftülüğüne de tayin edilmiş, otuz yıla yakın postnişinliği yanında bu görevini de sürdürerek 1282/1865’de vefat etmiştir. Seyyid Ahmet Remzî el-Mevlevî’nin oğlu es-Seyyid Süleyman Ataullah Efendi, Ahmet Remzi Akyürek’in babasıdır. Kayseri Mevlevîhanesi’nde elli yıla yakın şeyhlik yapan Süleyman Ataullah Efendi, 1332/1913’de ölmüş babası ve dedesi gibi Seyyid Burhaneddin Hazretlerinin türbesine defnolunmuştur. Ahmet Remzi Dede bu dönemde Halep Mevlevihanesi postnişini olup kardeşi Hüsameddin Dede de babasının yerine Kayseri Mevlevihanesi Postnişini olmuştur.
Yetişmesi
Tekkede, Mevlevî terbiyesiyle büyüyen Ahmet Remzi Dede, ilk eğitimini babası Ataullah Efendi’den almış ve küçük yaşlardan itibaren edebiyat, Farsça ve güzel sanatlar alanında eğitim görmüştür. Sıbyan mektebini ve rüştiyeyi bitirdikten sonra yine babasından, eniştesi Göncüzâde Nuh Efendi’den, Müritzâde Ali Efendi’den özel dersler almıştır. Şair Sami’den Câmî’nin Arûz-ı Fârisî’si ile Arûz-ı Endülüsî’sini okumuş, yine bu zat ve Hisarcıklızâde Salim Efendi, Ahmet Remzi Efendi’nin yazdığı ilk şiirleri tashih ederek ondaki şiir yeteneğinin gelişmesine yardımcı olmuşlardır. Ahmet Remzi Dede, geç sayılabilecek bir dönemde medreseye başvurduğu için yaşını küçültmek durumunda kalmakla birlikte, kendi döneminde Türkçe’yi en iyi bilenler arasında sayılmaktadır.
İstanbul Yolculuğu
1310/1892’de İstanbul’a giden Ahmet Remzi Efendi, bu dönemde Yenikapı Mevlevihanesi’nde kalmış, her ne kadar babasından sikke giymiş ise de Abdülbaki Baykara’nın babası Celaleddin Efendi tarafından da kendisine tekbir ile sikke giydirilmiştir.Ahmet Remzi Dede’nin bu İstanbul macerası Abdülbaki Baykara ve Veled Çelebi ile yakın ilişkisinin de temelini oluşturmuştur.
İstanbul’da kaldığı bir yıl içerisinde Divan-ı Muhasebatta mülâzım olarak görev yapan Remzi Dede, Fuzûlî’nin:
Fuzûlî ayb kılma yüz çevirsem ehl-i âlemden
Neden kim her kime yüz tuttum andan yüz belâ gördüm
gazeline mutarraf bir tahmis yapmıştır. O dönemde “Matbuat-ı Dahiliyye”de çalışan ve İstanbul’da neşrolunan Arapça-Farsça gazeteleri teftiş eden Veled Çelebi’nin delâletiyle bu tahmis, ilk defa “Hazine-i Fünûn”da yayımlanmıştır.
Yaklaşık bir yıl İstanbul’da kalan Ahmet Remzi Efendi tekrar Kayseri’ye dönmüştür. Kayseri mutasarrıfı Nâzım Paşa’nın delâletiyle “Kayseri İdâdîsi Ahlâk ve Ulum-ı Diniyye” öğretmenliğine tayin olunmuş, bir yandan da Kayseri medreselerinde okuyan istekli talebelere, Mevlevîhanede sabahları “Kavâid-i Fârisî, Pend-i Attâr, Gülistan, Bostan, Arûz-ı Câmî ve Mesnevî-i Şerif” okutmuştur.
Ahmet Remzi Dede, Feyzioğlu ailesinden Esma Hanım’la evlenmiş ve bu evlilikten Zehra, Lütfiye, Lebibe isminde üç kızı olmuştur.
Görev Yerleri
Yaklaşık on beş yıl eğitimciliğe devam eden Ahmet Remzi Dede, II. meşrutiyetin ilânından sonra izinli olduğu sürede ziyaret maksadı ile Konya’ya gitmiştir. Konya’da iken gerek davranışlarıyla ve gerekse ilmî seviyesiyle Abdülhalim Çelebi’nin dikkatini çeken Remzi Dede, Çelebi’nin, “burada kalınız” talebi üzerine, Kayseri’deki görevinden istifa ederek Konya’ya yerleşmiştir.
Ahmet Remzi Efendi, Konya’da bir yıl kaldıktan sonra, Mevlevîliğin önemli merkezlerinden biri olan Kütahya Erguniye Mevlevîhanesi’ne gönderilmiş, Ramazana tekabül eden günlerde ikindiden sonra da Mesnevî-i Şerif okutmuştur.
Kütahya’da dokuz ay kaldıktan sonra Abdulhalim Çelebi’den aldığı çağrıyla İstanbul’a giden Ahmet Remzi Dede, 1 Mayıs 1326/ 14 Mayıs 1910 tarihinde Kastamonu Mevlevîhanesi şeyhliğine tayin olunmuştur.
Abdülhalim Çelebi, bu iradeden yaklaşık bir ay sonra görevinden azledilmiş, yerine Ahmet Remzi Efendi’yle münasebetleri 1892’ye kadar uzanan Veled Çelebi, Konya Mevlana Dergâhı postnişini olmuştur (28 Cemaziyelevvel 1328/7 Haziran 1910). Onun tarikat içindeki etkinlik ve öneminin bundan sonra daha da arttığı söylenebilir. Remzi Dede’nin Halep, Urfa, Kilis, Şam, Antep, Maraş, Antakya, Trablusşam, Kudüs, Hama, Humus ve Lazkiye Mevlevîhaneleri’nin tahkikatı ile görevlendirilip yazdığı raporlar doğrultusunda hareket edilmesi (12 Ağustos 1327/25 Ağustos 1911–25 Kânunuevvel 1327 / 12 Ocak 1912 tarihleri arası), Samsun Mevlevihanesi postnişinliğine atanacak şahısla ilgili görüşüne başvurulması ve sonrasında Halep Mevlevihanesi gibi Mevleviliğin önemli merkezlerinden birine atanması, bu tespiti destekleyer mahiyettedir.
Tahkikat sonrası Kastamonu’ya dönen Ahmet Remzi Efendi, burada bulunduğu süre içinde Mevlevîhane’nin borçlarını ödeyip gerekli onarımlarını yaptırmış, yaklaşık bir yıl sonra da daha önce teftiş ettiği Halep Mevlevîhanesi Postnişinliği’ne tayin olunmuştur (h. 6 Safer 1332/ 4 Ocak 1914). Remzi Dede, Halep Mevlevîhanesi’ndeki imar faaliyetleri yanında, mukabele ve ayinlerle de halkın ilgisini çekmiş olup toplantılara katılanlar arasında çok sayıda Ermeni ve Musevî de vardır.
Gönüllü Mevlevi Alayı
Ahmet Remzi Dede Halep Mevlevihanesi postnişini iken, Gönüllü Mevlevîyye Alayı’na tekkedeki bir çok derviş de katılmış pek az kişinin kaldığı tekkenin cami ve semahanesi ordunun erzak ve mühimmat deposu olarak kullanılmıştır.Ahmet Remzi Dede, ve diğer kardeşi Kayseri Mevlevihanesi postnişini Hüsameddin Efendi Gönüllü Mevlevi Taburu’nda görev yaparken erkek kardeşlerinden Huldî Efendi, Çanakkale Savaşı’nda şehid düşmüştür.
Medine’ye de giden Ahmet Remzi Dede, Şam Ümeyye Camii’nde Mesnevî okutmuştur.  Remzi Dede, Mevlevi Taburu’nun teşkiliyle ilgili halkın ve askerin maneviyatını artırıcı tarzda yazdığı manzumeler yanında Şam’da bulunduğu süre zarfında, içinde bulunduğu ruh halini ve sıkıntılarını yansıtan aşağıdaki şiiri de dikkat çekicidir.
Çoluk çocuk böyle gurbet ellerde
Perişan kaldılar yetmez mi yâ Rab
Şöhret ü şanımız gezer illerde
İnsanın gücüne gitmez mi yâ Rab
Halep, Şam, Kayseri olduk perişan
Her birimiz bir yerde ağlaşır her an
Hulâsa yok mudur acaba imkân
Çektiğimiz mihnet yetmez mi yâ Rab
Her şeyde bilirim hikmetin vardır
Ne çare insanız gönlümüz dardır
Pirimiz büyüktür Molla Hünkâr’dır
Bize bir gün imdad etmez mi ya Rab
Savaş sonrası Halep’e gelen Ahmet Remzi Dede, Halep’in de işgali üzerine İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, Gönüllü Mevlevî Alayı’ndaki üstün gayreti dolayısıyla kendisine harp madalyası beratı ve nişanı verilmiştir.
Üsküdar Mevlevîhanesi Postnişînliği
İstanbul’a dönüşü sonrası mebusluk teklifinde bulunulan Ahmet Remzi Efendi, yetişme tarzının bu göreve elverişli olmadığını belirterek bu vazifeyi kabul etmemiştir. Bir süre sonra İstanbul’da zaviye niteliğindeki tek Mevlevihane olan Üsküdar Mevlevîhanesi şeyhliğine tayin edilen Remzi Dede (1338/1922), oturulamayacak kadar harap durumdaki Mevlevîhaneyi daha önce gittiği yerlerde olduğu gibi onartmış, şeyh odasının üstüne bir kat daha yaptırmış, hücreleri temizlettirip bahçeyi düzenletmiştir.
Kendisi de Yenikapı Mevlevihanesi’nde yetişen ve Remzi Dede’nin yakın arkadaşı olan Tahirü’l-Mevlevî, Remzi Dede’nin Üsküdar Mevlevîhanesi şeyhliğine tayiniyle ilgili olarak şu tarihi düşmüştür:
Üsküdar’ın Mevlevî Dergâhı aldı feyz-i nev’
Çünki oldu hâdim-i irşâdı bir zî-iktidâr
Çıktı bir gülbang ile târîhi nây-i sînede
Remzî-i sâhib-kemâlât oldı şeyh-i Üsküdar
1338/1922
Remzi Dede, Üsküdar Mevlevîhanesi postnişinliği süresince semâhânede on beş günde bir âyin düzenlemiş, Ayazma Sultan Mustafa ve Bayezid camilerinde Mesnevî-i Şerif okutmuştur. Medresetü’l-İrşad’da tasavvuf hocalığı yanında Meclis-i Meşayıh’da âzâlık görevinde de bulunmuştur.
Ahmed Remzi Dede Üsküdar Mevlevihanesi’ne şeyh tayini üzerine yakın ilişkide bulunduğu Abdülbaki Baykara’nın düşürdüğü tarih güzel bir hatla yazılarak şeyh odasına asılmıştır.
Tekke ve Zâviyelerin Kapatılması
30 Kasım 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla postnişinliği sona eren Ahmet Remzi Dede, Üsküdar Selimağa Kütüphanesi memurluğuna tayin edilmiş, kayd-ı hayat şartıyla Mevlevîhanede ikametine izin verilmiştir. Burada yoğun bir çalışma sürecine giren Remzi Dede, kitapların tanzim ve tasnifiyle uğraşmış, ilgisini çeken bazı Arapça ve Farsça eserleri tercüme ederek fihristler düzenlemiştir. Bu dönemde halkla irtibatını da tamamen koparmamış, Cuma günleri Üsküdar Mihrimah Camii’nde hutbeye çıkmıştır.
Selimağa Kütüphanesi’ndeki idareciliği sırasında Ahmet Remzi Efendi’yle istişare edip kendisinden etkilenen kişiler arasında Lous Massignon, Feridun Nafiz Uzluk, Sadettin Nüzhet, Ziver Tezeren, M. Kadir Keçeoğlu (Yaman Dede), Hakkı Süha Sezgin, A. Nihat Asya, Nihat Çetin gibi isimler sayılabilir.
Selimağa Kütüphanesi’ndeki oniki yıllık çalışması sonrası, yaşının da ilerlemiş olması hasebiyle 1937’de görevinden istifa eden Ahmet Remzi Dede, Ankara’ya kızlarının yanına gelmişlerdir.
Mevlevi kültürünün hakim olduğu bir aile ortamında yetişen zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, Remzi Dede’den Ankara Eski Eserler Kütüphanesi’nde müşavirlik yapması ricasında bulunmuş, Remzi Dede de bu teklifi kabul etmiştir.
Vefatı
Ömrünün sonlarına doğru, geçirmiş olduğu zatürreden hayli yorgun düşüp memleketi Kayseri’ye giden Remzi Dede 20 Kasım 1944’te vefat etmiştir. Mezarı, dedesinin babası, dedesi ve babasının medfun bulunduğu Mevlânâ’nın hocası Seyyid Burhaneddin Tirmizî Türbesi’ndedir. Merkadinin kitabesinde şunlar yazılıdır:
Vâris-i feyz-i cenâb-ı pîr Remzî bundadır
Tâc-ı nakş-âra-yı erbâb-ı fazîlet bundadır
Şeyh-i kâmil merd-i fâzıl ârif-i âgâh dil
Nusha-i mecmua-i ders-i hakîkat bundadır
Emr-i Hakk’la rûh-ı pâk-i adni kıldı âşiyân
Fatiha-hân ol gel ey dervîş himmet bundadır
Sâlikânı haşre dek olsun İlâhî müstefîz
Feyz-i rûhâniyyetinden kim saâdet bundadır
Medfen-i pâkin ziyaret eylesün erbâb-ı dil
Gevher-i gencîne-i nûr-ı hidâyet bundadır.
Ahmet Remzi Akyürek’den istifade edenler arasında yakın dostu Abdülbaki Baykara’nın en küçük oğlu Rüsuhi Baykara da bulunmaktadır. Rüsûhi Baykara, Remzi Dede’nin vefatı üzerine “Şeyhim Efendim Ahmed Remzi efendi Hazretlerinin alem-i Bekâya Rıhletleri münasebetiyle nâil-i kadîm’e fakirin Naziresi” başlığıyla manzumesi bulunmaktadır.
Kişiliği
Ahmet Remzi Dede’nin karakterinin şekillenmesindeki en önemli amillerden birisi, şüphesiz içinde yetiştiği Mevlevi kültürüdür. Bu manevi hava, kişiliğine olduğu gibi şiirlerine de büyük ölçüde yansımıştır.
Akrabalık bağları da olan bilim ve siyaset adamı Turhan Feyzioğlu (öl. 1988), Dede’yle ilgili olarak: “Ahmet Remzi Akyürek (1872/1944), fazileti, üstün ahlâkı, tevazuu, ilmi, zekâsı ve yardımseverliği ile gönülleri fethetmiş seçkin bir Türk bilgini ve şairidir. Ahmet Remzi Akyürek yalnız eserleri ile değil, olağanüstü kişiliği ile de her çevrede büyük saygı toplamıştı”derken, Dede’nin muhiplerinden gazeteci yazar Rasim Deniz şu ifadelere yer vermektedir:
Ahmet Remzi Akyürek, bencil değildir; güzel ahlâkı ve davranışlarıyla çevresine örnek olan, yardım duygusu her bakımdan üstün bir kişiliğe sahiptir. O, Tanrı’ya olan yakarışlarını, gerçek bir Müslüman’a yakışacak şekilde sadece kendisi için yapmaz. O, zamanının boş yere harcanmasını, her ânının Tanrı sevgisiyle geçmesini, bilgisinin artmasını, imanının ve dininin saklanmasını isterken; hîşanının (akrabalarının), yârânının (dostlarının), cîranının (komşularının) düşmanları yanında alçalmamasını, Tanrı’nın gazabına uğramamasını dilemekte; akranlarını, din kardeşlerini mutlu görmekle sevineceğini bildirmekte ve bunları yakarış hâlinde sunmaktadır.”
Remzi Dede’nin, yaşadığı misyonun korunması uğrunda çok dikkatli ve duyarlı bir kişiliğe sahip olduğu görülmektedir. Halep’te orduda görevli iken, Çelebi Efendi’nin kendilerini ziyarete gelen paşanın eteğini öpmesinden rahatsız olur ve “Mevlânâ’nın soyundan gelen birisinin böyle eğilmesi, etek öpmesi bize yakışmaz. Dervişin selamı yalnızca başıyla olur” diyerek tepkisini dile getirir.
Ahmet Remzi Dede, edebî kişiliği açısından gazelini tahmis ettiği su kasidesi yazarı Fuzûlî’ye benzetilmektedir. Remzi Dede’nin satranç, musammat ve lugazlarla noktasız veya elifsiz harflerden meydana gelen nazımlar kaleme alması ve bu gibi nazım şekilleriyle yazmanın büyük ustalık gerektirmesi, onun şiirdeki hâkimiyetini göstermesi açısından önemlidir.
Remzi Dede’nin Veled Çelebi ile ilişkileri Mevlevilik yanında matbuat aleminde de devam etmiştir. Ahmet Remzi Dede Sultan Veled’in Tuhfetu’s-sâimîn başlıklı oruç hakkındaki Farsça 30 beyitli kasidesinin şerh etmiş, Veled Çelebi ve Kayseri İdadisi müdürü Mehmet Memduh’un takrizlerini de ihtiva eden eser 1316/1898’de İstanbul’da basılmıştır.
Veled Çelebi, Ahmet Remzi Dede’nin Mevlana’nın Yedi Öğüdü başlıklı çalışması ile ilgili olarak şu ifadelere yer vermektedir: “Bu eserlerin tashihinde asrımızın vücuduyla iftihar ettiği alimlerden Üstat Ahmet Remi Akyürek himmet buyurmaktadır. Müşarünileyhin Türk, Arap, Fars dil ve edebiyatındaki iktidarı memleketimizce ve fakirce müsellem olduğundan kitapların tab’ındaki vüsuka kıymetli bir delildir. Kitapları forma halinde iken muntazaman okudum. Tashihleri el-hak muvafıktır. Himmetleri meşkûr, kendileri me’cûr olsun. Ankara 18. V. 1937.
Ahmet Remzi Dede, şiirlerinin çoğunu divan edebiyatı tarzında yazmış olmakla beraber halk şiirimizin zevkine de sahiptir. Hece vezniyle Yunus Emre gibi İlâhî aşkın neş’esiyle kaleme alınmış şiirleri, saz şairlerimiz tarzında koşmaları, destanları vardır.
Gerek Arap, gerek Fars, gerekse Türk edebiyatına son derece vâkıf olan Ahmet Remzi Efendi divan edebiyatı nazım şekillerinin hemen hepsinde manzumeler yazmış,Dede’nin şiirleri Hasibe Mazıoğlu tarafından bir araya getirilmiştir.
Ahmet Cahit Haksever

Asıl adı MUSTAFA İZZET BAKİ (d. 12 Ocak 1900, İstanbul -ö. 25 Ağustos 1982, İstanbul), tasavvuf, tarikatlar, divan edebiyatı ve İran edebiyatı üzerine yapıtlarıyla ünlü edebiyat tarihçisi.

Divan şiiri, tasavvuf, tarikatlar ve mezhepler üzerine yaptığı kapsamlı çalışmalarla tanınan edebiyat tarihçisi yazar Abdülbaki Gölpınarlı 25 Ağustos’ta İstanbul’da öldü; Üsküdar’da Seyidahmetderesi’ndeki aile mezarlığına gömüldü. Mevlevi tarikatı üyelerinden gazeteci Ahmed Agâh Efendi'nin oğluydu . Gelenbevi İdadisi’nin son sınıfındayken babasını kaybedince öğrenimini yarım bırakıp Vezneciler’de kitapçılık, Çorum’un Alaca ilçesinde ilkokul öğretmenliği yaptı.1922’de İstanbul’a döndü, sınavla son sınıfına girdiği İstanbul Erkek Muallim Mektebi’ni, ardından da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. (1930). Konya, Kayseri, Balıkeseir, Kastamonu liseleriyle İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Farsça okutmanlığı yaptı. Doktorasını verdikten sonra aynı fakültede Metinler Şerhi okuttu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde İslam-Türk Tsavvuf Tarihi ve Edebiyatı dersleri verdi. Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde İslam-Türk tasavvuf tarihi ve edebiyatı okuturken (1945) Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle tutuklandı, 10 ay hapis yattıktan sonra aklandı ve yeniden görevine döndü. 1949’da kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.
Adını 1931’de yayımladığı Melâmilik ve Melâmiler adlı yapıtıyla duyuran Gölpınarlı, Türkiyat Mecmuası, Şarkiyat Mecmuası, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası’nın yanı sıra çeşitli dergi ve gazetelerde çok sayıda bilimsel makale yayımladı; İslam Ansiklopedisi ile Türk Ansiklopedisi’nin çeşitli maddelerini yazdı. Küçük yaşta benimsediği Mevlevilik, tasavvuf ve tarikatlar konusundaki özgün çalışmalarıyla bu alanın güvenilen adı oldu.
Gölpınarlı, Türkiyat Mecmuası, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası ve Şarkiyat Mecmuası gibi yayın organlarında edebiyat tarihi ve fütüvvetle ilgili çok sayıda makale yayımladı, Türk Ansiklopedisi ile İslam Ansiklopedisi'ne çeşitli maddeler yazdı. Melâmilik ve Melâmiler (1931) ve Kaygusuz-Vizeli Alâeddin'den (1933) sonra, 1936'da doktora tezi olarak hazırladığı Yunus Emre, Hayatı, Sanatı, Şiirleri'ni (6. bas. 1986) yayımladı. Onu Yunus Emre ile Âşık Paşa ve Yunus'un Batıniliği (1941) ve Pir Sultan Abdal (1943; P. N. Boratav ile birlikte) izledi. Gölpınarlı, Celaleddin Rumi'nin (Mevlânâ) Mesnevi'sini (1941-46, 6 cilt) Türkçeye çevirdi. Yunus Emre Divanı'nı (1943, 2 cilt) yayıma hazırladı.
Gölpınarlı'nun 1945'te yayımladığı Divan Edebiyatı Beyanındadır'da yer alan edebiyat eleştirisi tartışmalara yol açtı. Kitabın savına göre divan edebiyatı İran edebiyatının kötü bir taklidiydi; toplum sorunlarıyla ilgilenmiyor, insanları uyuşukluk ve tembelliğe iterek hayalcilik ve kadere boyun eğmeye özendiriyordu. Sonraları divan şiirine daha yumuşak bir tutumla yaklaşan Gölpınarlı Fuzuli Divanı (1948), Nedim Divanı (1951) gibi yapıtları yayıma hazırladı.
Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin (1951), Mevlânâ'dan sonra Mevlevilik (1953), Mevlevi Âdap ve Erkânı (1963) ve Mesnevi Şerhi'nde (1973, 6 cilt) Mevleviliğin dünya görüşünü işleyerek yorumladı. Tasavvuf, tasavvuf edebiyatı, mezhepler ve tarikatlar konusunda da Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli (1958), Alevî, Bektaşî Nefesleri (1963), 100 Soruda Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatlar (1969), 100 Soruda Tasavvuf (1969), Türk Tasavvuf Şiiri Antolojisi (1972), Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri (1977) gibi geniş kapsamlı çalışmalar yayımladı. Öbür yapıtları arasında Şeyh Galip, Hayatı, Sanatı, Şiirleri (1953), Nailî-i Kadim, Hayatı, Sanatı, Şiirleri (1953) Kaygusuz Abdal-Hayatı-Kul Himmet (1953), Nesimî-Usulî-Ruhî (1953), Divan Şiiri (1954-55, 4 kitap), Oniki İmam (1958), Nasreddin Hoca (1961), Yunus Emre ve Tasavvuf (1961), Yunus Emre, Risâlat al-Nushiyye ve Divan (1965), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin (1966), Hz. Muhammed ve İslam (1969), Şeyh Galip, Seçmeler (1971), Hurufilik Metinleri Katalogu (1973), Hayyam ve Rubaileri (1973), Müminlerin Emiri Hz. Ali (1978), Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik (1979) sayılabilir. Gölpınarlı'nın ayrıca bir Kuran çevirisi (Kuran-ı Kerim ve Meali, 1955) vardı
Şarkiyat biliminin önde gelen isimlerinden olan Abdülbaki Gölpınarlı, İsmail Saib Efendi, Ömer Ferid Kam, Ahmed Naim Bey, Bahariye Mevlevihanesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede ve Hoy'lu Hacı Şeyh Ali gibi o devrin en büyük üstadlarından faydalandı.
E S E R L E R İ
Mesnevi
Mensevi, yazıldığı tarihten itibaren Doğu'da, Batı'da, birçok dillere çevrilmiş, esere şerhler yazılmış, bu kitaptan seçmeler yapılmıştır. Ancak yazılan şerhler, asli nüshaya dayanılmadan, ana kaynaklara baş vurulmadan, kısacası, bugünkü tahlil ve intikad metorlarına uyulmadan meydana getirildiğinden, yazıldıkları çağlara hitab edebilmişlerdir.
"Mevlana, "Mesnevi" sine "Birlik Dükkani" demekte, "Mesnevi" yi "Mesnevi'miz, Birlik dükkanidir;Birden baska ne belirirse puttur." beytiyle övmekte. Birlik Dükkani.. Her varlik o dükkanda yogrulup yapilmakta, orda sergilenmekte, satilmakta; orda yipranip gene orda potaya girmekte, yenilenmekte. Sebepler sonuçlari meydana getirmekte; sonuçlar, gene sebepler haline gelip baska sonuçlar belirmekte. Bu dükkanin bir ucu, dükkani yapanin kudret elinde; öbür ucu, sonsuzluga dek gitmekte ve gene o kudret eliyele sonu ön olmakta; her an yaratilmakta. Bu dükkanin alicisi, saticisinin kendisi."
"Mesnevi" Tercümesi ve Serhi
I.-II. Cilt
Tercüme ve Serheden Abdülbaki Gölpinarli
Dinle, bu ney nasil sikayet ediyor, ayriliklari nasil anlatiyor. Diyor ki:
Beni kamisliktan kestiklerinden beri feryadimla kadin da aglayip inlemistir, erkek de. Ayriliktan parça parça olmus bir gönül isterim ki ask ve özlem derdini anlatayim ona. Aslindan uzak kalan kisi bulusma zamanini arar durur. "Ben her toplulukta agladim, inledim. Iyi hallilerle de es oldum, kötü hallilerle de. Herkes kendi zanninca dost oldu bana. Içimdeki sirlarimi ise kimse aramadi. Benim sirrim, feryadimdan uzak degil, fakat gözde, kulakta o isik yok. Beden candan, can da bedenden gizli degil; fakat kimseye cani görmeye izin yok. Atestir neyin bu sesi, yel degil. Kimde bu ates yok ise, yok olsun o kisi. "Ask atesidir ki neye düstü, ask coskunlugudur ki saraba düstü. Ney, bir dosttan ayrilana estir, dosttur, perdeleri perdemizi yirtti gitti. Ney kanlarla dolu bir yolun sözünü etmede. Mecnun'un ask hikayelerini anlatmada. Ney gibi bir zehri, ney gibi bir panzehiri kim gördü? Ney gibi bir solukdasi, bir hasret çekeni kim gördü?"Bu aklin mahremi, akilsizdan baskasi degildir, dile de kulaktan baska müsteri yoktur. Gamimizla günler geçti, aksamlar oldu, günler yanislarla yoldas kesildi de yandi gittiler. Günler geçip gitti ise, de ki: Geçin gidin, pervamiz yok. Sen kal ey dost, temizlikte sana benzer yok. Baliktan baska herkes suya yandi, rizki olmayanin da günü uzadikça uzadi. Ham; piskin, olgun kisinin halini hiç mi hiç anlayamaz. Öyle ise sözü kisa kesmek gerek vesselam.
[ I, 1-18]

Mevlâna Celâleddin - Divân

Tasavvuftan Dilimize Geçen Atasözleri
“Okuyucularımıza sunduğumuz bu kitap, adından da anlaşılabileceği gibi, tasavvuftan dilimize geçen deyimleri ve atasözlerini tespit etmektedir. Bu deyimlerin, bu sözlerin bazıları, tasavvufi inançlara, o inançlardan doğan âdetlere, geleneklere dayanıyor; bazılarıysa tarihi olayları canlandırmakta. Fıkralardan meydana gelenleri var; yahut o fıkralar, bu sözlerle örülmüş, bunlardan uydurulmuş. Fakat günümüze kadar gelenleri, günümüzde bile söylenenleri mevcut. İçlerinde insanlığı, insani seciyyeyi belir-tenleri, kula kul olmamayı öğütleyenleri, hür yaşayışı dile getirenleri var; ayetlerin, hadislerin meallerini verenleri var; aşırı Batıni inançlarla, asılsız hatta akla-dine aykırı hayallerle yoğrulanları var. Bu son bölüme girenleri de ‘Nakl-i küfr, küfr değildir’ diyerek aldık... Dil değişiyor; üzülsek de, istemesek de bu oluyor ve olacak; fakat dünün yazıları da belki anlaşılmayacak, bunların tesbiti gerek. Kültürümüze bu kitapla bir hizmette bulunduğumuza inanıyoruz; umarız ki okuyucularımız da bu inancımızı gerçeklerler.” Abdülbâki Gölpınarlı

Mevlânâ Celâleddin "Mektuplar"
İnkılap Kitabevi, Mevlana'nın en önemli eserlerinden olan ve ilk baskısı yine İnkılap Kitabevi tarafından 1963'te yapılan "Mektupların tek Türkçe tercümesini bilim dünyasına yeniden kazandırmış olmaktan mutluluk duymakta

Mevlâna Celâleddin (Hayatı, felsefesi, es.)
Şarkiyat biliminin önde gelen isimlerinden olan Abdülbaki Gölpınarlı, 1900 yılının 11 Ocak günü İstanbul'da dünyaya geldi ve hayata 25 Ağustos 1982'da yine İstanbul'da veda etti. İsmail Saib Efendi, Ömer Ferid Kam, Ahmed Naim Bey, Bahariye Mevlevihanesi Şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede ve Hoy'lu Hacı Şeyh Ali gibi o devrin en büyük üstadlarından faydalandı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra önce liselerde edebiyat, daha sonra Ankara ve İstanbul Üniversiteleri'nde uzun yıllar Türk Edebiyatı Tarihi'yle Metinler Şerhi dersleri veren Abdülbaki Gölpınarlı dünya bilim çevreleri tarafından çoğu kendi alanlarında bugün de tek kaynak kabul edilen yüzden fazla eser yayınladı ve hayatının sonuna kadar bağlı kaldığı Mevlana'nın bütün eserlerini Türkçe'ye tercüme etti. İnkılap Kitabevi, Türkiye'de Mevlana üzerine yapılmış ilk bilimsel araştırma olan ve 1951'deki ilk yayınından sonra günümüzde de Mevlana konusundaki en önde gelen başvuru kitabı sayılan Gölpınarlı'nın bu eserini bilim dünyasına yeniden kazandırmaktan mutludur.

Fuzuli Divanı
Fuzuli (1480-1556)
Gerçek adı Mehmed B. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde "Fuzûlî" adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama "işe yaramayan", "gereksiz" gibi anlamlara gelen "fuzûlî" sözcüğünün başka bir anlamı da "erdem"dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.
Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan "gizli bilimler"le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.
İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kebelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali'ye bağlılığı, Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ("Mutluların Bahçesi") adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan On İki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki "Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli" (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.
Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. "Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir" anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle "evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur" yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan "Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr); "Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ" (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur).
Fuzûlî'nin anlayışına göre insan "seven bir varlık"tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, "maarif" adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, "ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör" dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlakla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). "Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar" diye başlayan Şikayet-nâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslam dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da "zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği" anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler:
Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal
Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslam dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem "namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma" biçiminde özetlenebilir.
Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.
Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir "acı çeken varlık" olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür.
Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: "Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz". Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.
Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır
Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz
Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.
Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir "inanç ulusu" olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.

Kur’an-ı Kerim ve Meali

İbtidâ- Nâme
Sultan Veled diye tanınan ve anılan Bahaeddin Muhammed Veled, Mevlana Celaleddin Muhammed'in oğludur. Sipehsalar, Sultan Veled'in doksan altı yaşında vefat ettiğini bildirmektedir

Türk Tasavvuf Şiiri Antolojisi
"Halk edebiyatının duruluğu bulanmaz, coşkunluğu dinmez, çağıltısı eksilmez bir kudret kaynağı vardır. Bir kaynak ki, uçsuz-bucaksız ummanlar onun bir katresi; her yanı kaplayan, coşup, köpürüp kabaran dalgalar bir zerresi. Bir kaynak ki ezelden coşmuş, ebede akmakta. Her çağıltısından insani bir duygu doğmakta." Yunus Emre, tasavvuf şiirinin en önemli ismi. İnsanın hangi düşüncesi var ki, Yunus o düşünceyi işlememiş olsun; insanlığın hangi derdi var ki, Yunus o derdi dert edinmemiş bulunsun. Tasavvuf şiirinin bu ilk akla gelen ismi, aynı zamanda en çok örnek alınan ve ilham veren şairi oldu. Eşrefoğlu, Nizamoğlu, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet... Yunus Emre?nin izinden giden onlarca halk şairi, okuma yazma bilmeyen, dönemin din ve ilim dili olan Arapça ya da edebiyat dili olan Farsçaya hâkim olmayan geniş halk kitlesi için, onun sevgisini, yergisini, övgüsünü, sövgüsünü kendi diliyle şiire uyguladı, vezne soktu, nağme haline getirdi. XIII. yüzyıldan XX. yüzyıla Türk tasavvuf şiiri, halkın ortak dili oldu.

Mecâlis-i Seb’a
Mecâlis-i Seb'a, adından anlaşıldığı gibi, Mevlânâ'nın yedi meclisinin, yedi va'zının yazılmasından meydana gelmiştir... Yedi meclisde de vaaza, cümleleri seçili bir hutbeyle başlanmakta; bu hutbede, birçok âyetten istidlal yoluyla Allah'ın kudreti, hikmeti, ululuğu, birliği övülmekte, hutbenin sonunda Hz. Peygamber'e, dört dostuna, muhacirlerle ansâra; bazı kere, VII. Meclis'de olduğu gibi Hasan ve Huseyn'e rahmet okunmakta; ondan sonra duâ mâhiyetinde olan münâcâta geçilmekte, sonra da bir hadîsle vaaza başlanmaktadır... Sonlara doğru, I. ve II. meclislerde olduğu gibi Besmele, uzun uzadıya, dînî tarihten olaylar anılarak canlı bir tarzda şerhedilmektedir..."(Arka Kapak)

Rubâîler
İslami klasik edebiyatta, tam bir manayı ihtiva eden ve dört mısradan meydana gelen şiire ve bu şiir tarzına "rubbai" adı verilmiştir. Dört mısra'dan meydana gelmiş, dört mısra'lık şiir manasını veren bu arapça söz, İran edebiyatında,umumi olarak kabul edilmekle beraber, Farsça iki beyit ve ahenkli söz manalarına gelen ve adlarıyla da anılmıştır.(Sunuş'tan)

Yunus Emre
Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Bir garip öldü diyeler Üç gün sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir. Türkiye'nin pek çok yerinde Yunus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. Bunlardan başlıcaları şöyle sıralanabilir: Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Karaman'da Yunus Emre Camii avlusu; Bursa; Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü; Erzurum, Duzcu köyü; Isparta'nın Keçiborlu ilçesi civarı; Aksaray; Afyon'un Sandıklı ilçesi; Ordu'nun Ünye ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Görüldüğü gibi sayı ve iddia hayli kabarıktır. Bazı belgeler, Yunus Emre'nin asıl mezarının Karaman veya Sarıköy'de olduğuna işaret etmektedir. Nitekim, 1970'li yılların başında Sarıköy'deki mezarın Yunus'a ait olduğuna kesin gözüyle bakılarak bu köye Yunus Emre adı verildi ve oradaki bir bahçe içine anıt dikildi. 1980'li yıllarda ise, 1350'de yapılmış olan Karaman'daki Yunus Emre Camii'nin yanındaki mezarın onun gerçek mezarı olduğu iddia edildi. Aslında bu durum, Yunus Emre'nin Türkler tarafından ne kadar sevildiği ve benimsendiğinin çarpıcı bir örneğidir. Gerçekten de halktan biri olan Yunus Emre, halkın değer, duygu ve düşüncelerini dile getirişi itibariyle tarihimizin en halkla barışık aydınlarından biri olma özelliğine sahiptir. Türk tasavvufunun dilde ve şiirde kurucusu olan Yunus Emre'nin şiirlerinde ahlak, hikmet, din, aşk gibi konuların hemen hepsi tasavvuftan çıkar ve tasavvuf görüşü çerçevesinde bir yere oturtulur. Mısralarında didaktik ahlak telkinlerinde bulunan Yunus Emre, "gönül kırmamak" konusuna ayrı bir önem verir ve "üstün bir değer" olarak şiirlerinde bu konuyu özenle işler. Bu arada Yunus Emre'yi öne çıkaran bir başka önemli özelliği de, şiirlerinde işlediği konuları ve telkinleri bizzat kendi hayatında uygulamasıdır. "Din tamam olunca doğar muhabbet" diyen Yunus, İslam'ın sabır, kanaat, hoşgörürlük, cömertlik, iyilik, fazilet değerlerini benimsemeyi telkin eder. Yunus'un sanat anlayışı, dini ve milli değerleri bağdaştırdığı mısralarında kendini gösterir; millileşen tasavvufa, Türkçe'nin en güzel ve en güçlü özelliklerini kullanarak tercüman olur. Gerçekten de 11,12 ve 13. asırlarda Türkistan ve Anadolu Türkleri arasında çok yayılan tasavvufun Türk şairleri arasında iki büyük sözcüsü vardır: Türkistan'da Ahmet Yesevi, Anadolu'da Yunus Emre... Yunus Emre'nin tasavvuf anlayışında dervişlik olgunluktur, aşktır; Allah katında kabul görmektir; nefsini yenmek, iradeyi eritmektir; kavgaya, nifaka, gösterişe, hamlığa, riyaya, düşmanlığa, şekilciliğe karşı çıkmaktır. Yunus Emre aynı zamanda bütün insanlığa hitap eden büyük şairlerdendir. Bu anlamda Mevlana'nın bir benzeridir. O'nun Mevlana kadar çok tanınmayışı ise, bir yandan kullandığı dil olan Türkçe'nin Batı'da Farsça kadar bilinmemesi, öte yandan da Türk aydınlarının O'nu ihmal etmesindendir. Yunus'taki insanlık sevgisi, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş "sevgi felsefesi"nin bir parçası ve hatta sonucudur. Nitekim Yunus'un insan sevgisini ilahi sevgi ile nasıl bağdaştırdığını gösteren en çarpıcı mısralarından birisi "Yaradılanı hoş gör / Yaradan'dan ötürü"dür. Yunus Emre'ye göre insanlar, din, mezhep, ırk, millet, renk, mevki, sınıf farkı gözetilmeksizin sevilmeyi hak etmektedirler. Madem ki insanoğlu ruh yönüyle Allah'tan gelmektedir; öyleyse insanlar hiçbir şekilde birbirlerinden bu anlamda ayrılamazlar. Yaşadığı çağın gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda Yunus'un bir başka önemli tarafı ortaya çıkar: Yunus Emre, hükümetsizlik içinde çalkalanan ve Moğol istilaları ile mahvolan Anadolu topraklarında ortaya çıkan sapık batınî cereyanların hiçbirine kapılmadığı gibi, bu akımların Türklerin bütünlüğüne zarar vermesi tehlikesi karşısında da engelleyici bir rol üstlenmiştir. Bu bakımdan bakıldığında Yunus Emre, hem Türk şiirinin kurucusu, hem de milli birliğin önemli tutkallarından biridir. Yunus Emre, kelimenin tam anlamıyla "milli bir sanatçı"dır. Tıpkı, Nasrettin Hoca, Köroğlu, Dadaloğlu veya Karacaoğlan gibi... Yunus Emre'nin şiirlerinde en fazla işlenmiş temalar; İlahi aşk, Din, Ahlak, Gurbet, Tabiat, Ölüm ve faniliktir.

Mezhepler ve Tarikatler
Ünlü bilgin Abdülbaki Gölpınarlı, bu kitap için yazdığı "Sunuşla şöyle diyor: 'Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatler, mezheplerin meydana gelişindeki dini, siyasi, içtimai sebepler, ferdi menfaati körükleyen sömürgen siyasetin, son yüzyıllara kadar kurduğu mezhepler, hatta mezhep altında dinler; hem de uyanlarına "koyun" demekten çekinmeyen, uyanlara, koyunluğu seve seve kabul ettiren dış ve yabancı sömürgelerin koruduğu uydurma dinler. Tasavvufun bünyeleşmesi, tarikatlerin kuruluşu, tarikatler, tarikatler, tarikatler... Bir değil, on değil, yüz değil; tarikatler, tarikatlerin kolları, kollarının kolları. İzahlarda ana kaynaklara dayanmak, onları incelemek, eleştirmek, değerlendirmek ve hükümlerde tarafsız kalmak. Gerçekten de bu, çok güç bir işti. Bu güç işi başarmaya uğraştık; sanırım ki başardık da ..." Bu kitapta, İslam mezheplerini, bu mezheplerin Türkiye'deki gelişimini, sosyal ve ekonomik hayattaki rollerini, tarikatlerin insani, yahut bağnaz yönlerini adım adım izleyeceksiniz kanısındayız.

Nedim Divan (Ciltli)
Nedim 1680 yılında İstanbul'da doğdu. Fatih Sultan Mehmed döneminde yaşayan eski bir aileden geldiği söylenir. Babası Mehmed Efendidir. Dedesi Musluhiddin Efendi, Sultan İbrahim devri kazaskerlerindendir. Nasıl bir öğrenim gördüğü kesinlikle bilinmiyor. Fakat bazı kaynakların bildirdiğine göre Şeyhülislam Ebezade Abdullah Efendi'nin başkanlık ettiği kurul önünde sınavdan geçerek, hariç müderrisliği payesini aldı. Bir süre sonra Mahmudpaşa mahkemesinde naiplikle görevlendirildi.
Sadrazam Ali Paşa ve Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından korundu. Nevşehirli İbrahim Paşa, şiirlerini çok sevdiği Nedim'i muhasipliğe seçti. Daha sonra ise kütüphanesinde hafızı kütüb görevine getirdi. Bütün zevk ve eğlence meclislerinde sadrazamın ve bazı devlet büyüklerinin nedimi oldu. Ramazan aylarında, sadrazam İbrahim Paşa huzurunda verilen tefsir derslerine katıldı. Sadrazam İbrahim Paşa aracılığı ile Sultan Üçüncü Ahmed'in bulunduğu toplantılara katılmaya başladı.
Şiirleri Sultan Üçüncü Ahmed tarafından beğenildi. Bu arada Mollakırımı medresesi (1727), Sadiefendi medresesi (1728) ve aynı yıl Nişancipaşayıatik medresesi müderrisliklerine tayin edildi. Son görevi Sekbanalibey medresesi müderrisliğiydi (1730). İbrahim Paşa'nın giriştiği, doğu dillerinden tercümeler, çalışmasına katıldı. Müneccimbaşı Derviş Ahmed Dede'nin Sahaifü'l Ahbar (Haberlerin Sayfaları), Bedrüddin Avni'nin İkdü'l Cuman (İnci Dizisi) adlı eserlerini Türkçe'ye çeviren kurulda çalıştı.
İçki düşkünlüğü yüzünden irtiaş (titreme) hastalığı ve illeri vahime (korku) hastalığı çeken Nedim'in, Patrona Halil isyanı sırasında bir buhran geçirerek öldüğü ileri sürülür. Müstakimzade'nin, isyanda kaçarken Beşiktaş'daki evinin damından düşerek öldüğünü belirten ifadesi ispatlanmış değildir.
Alevi Bektaşi Nefesleri
MESNEVİ, yazıldığı tarihten itibaren Doğu' da-Batı' da, birçok, dillere çevrilmiş, esere şerhler yazılmış bu kitaptan seçmeler yapılmıştır. Ancak yazılan. şerhler aslî nüshaya dayanılmadan, ana kaynaklara. baş vurulmadan kısacası bugünkü, tahlil ve intikad metodlarına. uyulmadan meydana. getirildiğinden, yazıldıkları çağlara; hitap edebilmişlerdir. Abdülbaki GÖLPINARLI' nın bu şerhi bütün mahzurları ortadan kaldırmakta. MESNEVİ' yi günümüzün anlayışıyla, bugünün okurlarına ve yarına sunmaktadır. MEVLANA'DAN SONRA MEVLEVÎLİK Mevleviliğin kuruluşunu, yayılışını, erkanını, vakıf-yüzünden meydana gelen olayları ve nihayet Mevleviliğin tarihe mal oluşunu vesikalara dayanarak ve mukayeseli bir şekilde cevaplandırmıştır .96 resim, 9 plan ve 31 notayla bu eser, aynı zamanda bir Mevlevilik albümüdür.

Hayyam ve Rubaîleri (Renkli Tablolarla)
Abdülbaki Gölpınarlı'nın araştırmalarından öğrendiğimize göre Hayyam'ın 1121-1122 yıllarında ölmüş, zamanında dörtlükleri, yıldızlar bilgisi, bir terazi buluşu, dünyasına küsmüşlüğü, ermişliği, herkesten başka türlülüğüyle tanınmış , masallaşmış bir bilge olduğunu ve kendi eliyle yazılmış hiç bir yazısı bulunmadığını ve dörtlüklerinin ölümünden sonra şurda burda birer ikişer yazıldıktan sonra toplu halde ancak onbeşinci yüzyılda kalma kitaplarda görüldüğünü öğreniyoruz...

----------------------------------------------------------
HAYYAM (Ebul Feth Ömer bin İbrahim; Ömer Hayyam da denir), iranlı şair ve bilgin (Nişapur 1044.ay.y 1123/1136). Hayatı, gençlik yılları kesinlikle bilinmiyor. Elde bulunan eserlerinden, hayatıyla ilgili olayları anlatan bazı kitaplardan, matık, felsefe, matematik ve astronomi konularında çalıştığı, bu alanlarda düzenli bir öğrenim gördüğü anlaşılmaktadır. Hayyam ("Çadırcı") takma adını, atalarının çadırcılık yapmaları yüzünden aldığı söylenir. Ömer Hayyam, zamanında daha çok bilgin olarak ün kazandı. İran'ın, Selçuklular yönetiminde olduğu bir çağda yetişen Hayyam, Horasan ülkesindeki büyük şehirleri, Belh, Buhara ve Merv gibi bilim merkezlerini gezdi, birara Bağdat'a da gitti. Zamanının hükümdarlarından, özellikle selçuklu sultanı Melikşak ve Karahanlılardan Şemsülmülk'ten büyük yakınlık gördü. Saraylarında, meclislerinde bulundu. Reşidüddin'in "Cami-üt-Tevarih" adlı eserinde anlattığına göre Nizamülmülk ve Hasan Sabbah, Ömer Hayyam ile okul arkadaşıydılar.
Gerek Hayyam'ın zamanında, gerek sonarki çağlarda yazılan kaynaklarda çağının bütün bilgilerini edindiği, o alanlarda derin tartışmalara girdiği, fıkıh, ilahiyat, kıraat, edebiyat, tarih, fizik ve astronomi okuttuğu yazılıdır. Ebu'l Hasan Ali El-Beyhaki onun çok bilgili bir kimse olduğunu, fakat müderrislik hayatının pek başarılı olmadığını bildirir. Ayrıca Zemahşeri ile uzun boylu tartışmalara giriştiğini, onun derslerine bile devam ettiğini, Zemahşeri'yi, bilgi bakımından beğendiğini yazar.
Hayyam'ın fizik, metafizik, matematik, astronomi ve şiir konularında değişik eserleri vardır. Bunlar arasında İbni sina'nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır. Zamanında, bir bilgin olarak ün kazanan Ömer Hayyam'ın edebiyat tarihindeki yerini sağlayan, sonraki yüzyılarda da doğu islam dünyasının en büyük şairlerinden biri olarak anılmasına yolaçan Rubaiyat'ıdır (Dörtlükler). Ömer Hayyam, iran ve doğu edebiyatında rubai türünün kurucusu sayılır. Sonraları aralarına başkalarının eserleri de karışan bu rubailer iki yüz kadardır. Hayyam, oldukça kolay anlaşılan, yumuşak, akıcı, açık ve seçik bir dil kullanır. Şiirlerinde gerçekçidir. Yaşadıkları, gördüklerini, çevresinden, zamanın gidişinden aldığı izlenimleri yapmacığa kapılmaksızın, olduğu gibi dile getirir. Ona göre, gerçek olan yaşanandır, dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur. İnsan, yaşadıkça gerçektir, gerçek ise yaşanandır. En şaşmaz ölçü akıl ve sağduyudur. İnsan bir akıl varlığıdır. Gerçeğe ancak akıl yolu ile ulaşılabilir.
Onun şiirinde zamanın haksızıkları, softalıkları, akıl almaz saçmalıkları ince, alaylı, iğneleyici bir dille yerilir. Dörtlüklerinin konusu aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulunduğumuz geçici dünyanın tadını çıkarma gibi insanla sıkı bir bağlantı içinde bulunan gerçek eylem ve davranışlardır. Şiirlerinde işlediği konulara, çokluk felsefe açısından bakar. Aşk, sevinç, hayatın tadını çıkarma, Hayyam'a göre vaz geçilmez insan duygularıdır, insan hayatının ana dokusu bunlarla örülüdür. Bazı dörtlüklerinde filozofça derin bir sezgi, açık ve seçik bir insan severlik duygusu, gösterişten, aşırılıktan uzak bir yaşama anlayışı görülür. Hayyam kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiş, rubai alanında tek örnek olarak benimsenmiştir. Batı ülkelerinde adına bir çok dernek kurulmuş, rubaileri bütün bati dillerine, bu arada birçok defa Türkçeye Rubaiyat-i Hayyam, Hayyam'ın Rubaileri, Ömer Hayyam ve Rubaileri, Dörtlükler adı altında tercüme edilmiştir...

Meydan Larousse, Cilt 8, S. 536

Nasreddin Hoca
Nasreddin Hoca öyle bir kişiliktir ki, hiçbir zaman tamamlanıp bitmiş denemez, yüzlerce kez yeni baştan tasarlanmakta ve yalnızca kendisini yaratanlara benzemektedir. O, bu fıkralarında, hoyrat iktidar tutkusu karşısında güler yüzlü yürekliliğin, serinkanlı bir güç ve mertliğin, ağırbaşlılığın ve özenli olmanın neler yapabileceğini gösteren ulusal bir simgedir... Bu kitapta, Hoca' nın İnanışlarla, sosyal hayatla, Temür'le ilgili ve diğer fıkralarından 295'i yer alıyor. Abdülbaki Gölpınarlı, 1900 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Erkek Muallim Mektebi'nde, Yükseköğrenimini İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde tamamladı. Birçok lisede edebiyat öğretmenliğiyle, Ankara Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Türk Edebiyat Tarihi ve Metinler Şerhi derslerini vermiş ve değişik gazetelerde çalışmıştır. 25 Ağustos 1982'de İstanbul'da yitirdiğimiz yazarın, elinizdeki Nasreddin Hoca dışında, Yunus Emre, Fuzuli, Mevlana ve Mesnevi üzerine de kitapları bulunuyor.

Mevlâna'dan Sonra Mevlevilik
MESNEVİ, yazıldığı tarihten itibaren Doğu' da-Batı' da, birçok, dillere çevrilmiş, esere şerhler yazılmış bu kitaptan seçmeler yapılmıştır. Ancak yazılan. şerhler aslî nüshaya dayanılmadan, ana kaynaklara. baş vurulmadan kısacası bugünkü, tahlil ve intikad metodlarına. uyulmadan meydana. getirildiğinden, yazıldıkları çağlara; hitap edebilmişlerdir. Abdülbaki GÖLPINARLI' nın bu şerhi bütün mahzurları ortadan kaldırmakta. MESNEVİ' yi günümüzün anlayışıyla, bugünün okurlarına ve yarına sunmaktadır. MEVLANA'DAN SONRA MEVLEVÎLİK Mevleviliğin kuruluşunu, yayılışını, erkanını, vakıf-yüzünden meydana gelen olayları ve nihayet Mevleviliğin tarihe mal oluşunu vesikalara dayanarak ve mukayeseli bir şekilde cevaplandırmıştır .96 resim, 9 plan ve 31 notayla bu eser, aynı zamanda bir Mevlevilik albümüdür.

Mevlevî Adâb ve Erkânı
Mevlevilik, yedi asra yakın bir müddet, üç kıtada hüküm süren Osmanoğullarının geniş ve feyizli topraklarında, İslam Medeniyetini temsil etmiş, kendi estetik ve teknik şartları dahilinde, medeniyet aleminde silinmez izler bırakmış....

Vilâyetname-Manakıbı Hacı Bektaş' ı Veli
HAYATI:
Hacı BektaşVeli, Osmanlı İmparatorluğunda XIV. asırdan başlayarak bilhassa XV. ve XIX. asır esnasında dinî ve siyasî büyük bir nüfuz icra eden,  II. Mahmut  tarafından Yeniçeri Ocağı ile birlikte ilga olunup Abdülaziz zamanında tekrar ortaya çıkan ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından tarikatların kaldırılmasına kadar devam eden Bektaşi tarikatının pîridir.
Ahmet Yesevi’nin dergâhında yetişmiş olan Horasan erenlerinden Hacı Bektaş Veli’nin asıl adı Muhammed, mahlası Bektaş’tır. Baba adı İbrahim, annesi Hatem veya Hatme Hatun’dur. 606/1209 yılında Horasan’ın Nişabur şehrinde doğup 63 yaşında 669/1270-71 yıllarında vefat etmiştir.Bazı kaynaklar Pîr’in Osmanlı hükümdarları ve Yeniçeriler ile görüştüğüne işaret ederek onun doğum tarihini 649/1248, ölümünü de 738/1337-38 olarak kaydetmektedir. Ancak bu görüş tarihî gerçeklere de uygun düşmemektedir. Buna rağmen Hacı Bektaş Veli’nin doğum ve ölüm tarihi ile yaşadığı dönem hakkındaki ihtilaflar günümüze kadar devam edip gelmiştir. Doğum ve ölüm tarihleri ile yaşadığı dönem hakkında değişik kanaatlere sahip olanlar; diğerlerinin hesaplarını yanlış olarak değerlendirmekte ve onları tarihî gerçekleri saptırmakla suçlamaktadırlar.
Aşıkpaşaoğlu Tarihi, bu konuda açık ve kesin bir bilgi vererek Hacı Bektaş’ın Osmanlı Hanedanından kimse ile görüşmediğini, aksini ileri sürenlerin yanıldıklarını ifade etmektedir.
Hayatının büyük bir kısmını eski adı Sulucakarahöyük,yeni adı Hacıbektaş’ta geçiren Hünkar ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı Nevşehir İli’ne bağlı Hacıbektaş İlçesi’nde bulunmaktadır.
Eğitimi:
Hacı Bektaş Veli’nin Hoca Ahmet Yesevi tarafından yetiştirilip Anadolu’ya gönderildiği iddialarına karşılık,yaşadıkları dönem göz önünde bulundurulduğunda 562/1166’da ölen Ahmet Yesevi ile 669/1270-71’de ölen Hacı Bektaş Veli’nin aralarında yüz yılı aşkın bir zaman diliminin olduğu açıktır. Doğrusu, onun Ahmet Yesevi öğretisi ile yetişmiş olduğudur.
Yaygın olan kanaate göre okul çağına geldiği zaman babası, Bektaş’ı Ahmet Yesevi’nin halifelerinden Lokman Parende’ye teslim etmiştir. Lokman Parende’nin himayesinde ve Yesevilik’ten feyiz alarak yetişen Bektaş, iyi bir eğitim almıştır.
Menkıbevî Hayatı:
Bütün tarikatlar, keramete ve tarikat büyükleri ile ilgili menkıbelere büyük önem vermişlerdir. Bu yüzden Hacı Bektaş Veli’nin de gerçek hayatının dışında bir de efsanevî kişiliği ve bu hayatın kerametlerle süslenmiş bölümleri vardır. Hacı Bektaş Veli hakkında bilgi veren en eski kaynaklar arasında yer alan Vilayetname ve diğer birçok eserde dile getirildiği gibi, Hacı Bektaş Veli’ye olağanüstü güçler atvedilmektedir. Kendisinde olan manevî güçten kaynaklanan ve kendisine ait kerametler olarak da gösterilen bu rivayetlerden bazıları şunlarıdır:
Hünkar Hacı Bektaş Veli, istediği anda dağları yürütüp, taşları, kayaları konuşturmaktadır. Bir anda birçok yerde görünebilmekte, çok uzun mesafeleri çok kısa zamanda kat edebilmektedir. Bastığı yerde kayalar un gibi ezilmekte veya bastığı taşlarda ayaklarının izleri kalmaktadır. Yıkılan duvarları eliyle doğrultmakta, bütün gemileri kurtarmaktadır. Susuz yerlerden su fışkırtmakta, dua ve himmetiyle olmayacak şeyler vuku bulmaktadır. Yerine göre güvercin ve şahin olup silkinince insan şekline dönmekte, darı ceci ve susam yaprağı üzerinde namaz kıldığı rivayet edilmektedir. Yırtıcı ve vahşî hayvanları zararsız hale getirdiği, ölüleri dirilttiği, denizde batmadan yürüdüğü, suyu kan haline dönüştürdüğü haber verilerek yapamayacağı hiçbir şeyin olmadığı inancı dile getirilmeye çalışılmaktadır. Böylece kendisine olağanüstü bir güç atfedilmektedir.

Hz. Ali Nehc’ül Belaga
Nehc’ul Belağa Hz. Ali (a.s)’ın kısa hilafeti döneminde buyurmuş olduğu 239 hutbe, 79 mektup ve 480 hikmetli kısa sözden oluşan bir kitaptır. Seyyid Razi adıyla meşhur olan ve büyük Şii alimlerinden biri sayılan Muhammed b. Hasan Musevi (359-406) söz konusu hutbe, mektup ve kısa sözleri biraraya toplayarak değerli bir eser oluşturmuş ve bu eseri Nehc’ul Belağa olarak adlandırmıştır. O bu değerli kitabı H. 400 yı­lında kaleme almıştır. Nehc’ül-Belağa yazarı Seyyid Razi, bu eseri oluşturma hedefi hususunda kitabın ön­sözünde şöyle demektedir: “Ömrümün baharındayken ve ömür dalım henüz ta­zeyken İmamların (a.s) özellikleri ve hususiyetleri hak­kında bir kitap yazmaya başladım. (Hasais’ul Eimme kitabı) Bu kitapta o zatların güzel ve değerli sözleri vardı. Elbette bu kitabın başında da belirttiğim gibi bu işe belli bir hedef ve niyetle giriş­tim. Ama Hz. Ali’nin özgün hususiyetlerini yazdıktan sonra bu kitabı devam ettirmeyecek bölümlere ve kısımlara ayırdım. Son bölümünde uzun hutbeler ye­rine, öğütlerini hikmetlerini, örneklemelerini ve kısa edebi sözlerini bir araya topladım.
Bazı dostlarım bu kitabı okuyunca çok beğenip öv­dü­ler, fesahat ve belagatı ile eşsizlik ve özgünlüğüne hayran oldular. Bu nedenle benden Hz. Ali (a.s)’ın çeşitli dallarda ve konulardaki öğüt, yazı, hutbe ve hik­metli sözlerini toplayarak derlememi istediler. Onlar Hz. Ali (a.s)’ın bu sözleri­nin fesahat ve belagatını, Arapça’nın incileri, dini-dün­yevi sözlerin nuru olduğunu çok iyi biliyorlardı; çünkü böylesi özellikler hiçbir beşeri söz ve kitapta bir araya gelmemiştir. Hz. Ali, fesahatin kapısı, belagatın temeli ko­numundadır. Fesahat ve belagatın gizlilikleri onun sözle­rinde tecelli etmiş ve onunla bir düzene girmiştir. Her ha­tip onun örneklendirmelerini almış, her vaiz onun sözle­rinden yararlanmıştır. Buna rağmen o herkesten iler­dedir ve onlar Hz. Ali’den geri kalmışlardır. Zira onun sözlerinde ilahi ilmin izi ve Peygamberin kokusu vardır. Ben de bu isteklerine icabet ettim ve telif ettiğim bu eserin adını da Nehc’ul-Belağa koydum.”
Nehc’ül-Belağa kitabı 1000 yıl boyunca sürekli ilim, edep ve ilahi öğretiler semasında nurlu bir güneş gibi parlamış; ışık saçmış; İngilizce, Fransızca, Almanca, Farsça, Orduca ve Türkçe dillerine tercüme edilip, basıl­mıştır. İslam bilginleri bu kitap için sayısız şerhler, talika­ler, lügat açıklamaları, lafız beyanları, seçmeler, özetler, Nehc’ül Belağa’da gezintiler ve Nehc’ül Belağa’dan dersler adı altında sayısız kitaplar kaleme al­mışlardır.
“Merhum Muhaddis Nuri, Seyyit Razi’nin Hesais’ul Eimme” bir nüshasının Şeyh Hadi Al-i Kaşif’ul Gıta kütüphanesinde ve bir nüshasının da Hindistan Rambor kütüphanesinde bulunduğunu söylemiştir. Aynı zamanda H. 1369 yı­lında da Necef-i Eşref’te de basılmıştır.
Yazıldığı ilk yıllarda bir kitap hakkında doğru dürüst bir hüküm vermek mümkün değildir. Şahsi sevgi ve kinler, aceleden kaynaklanan hükümler, zayıf ve güçlü noktaların gizli kalması ve benzeri sebepler kitabın gerçeğinin gizli kalmasına veya değişik gösterilmesine sebep olabi­lir. Ama bin yıldır bilginlerin fikirlerini üzerinde yoğunlaştırdıkları, ince görüşlü dü­şünürlerin bilgisine ve basiretli insanların görüşüne su­nulan bir kitapta bu tür ihtimaller düşünülemez. Bütün bunlara rağmen bir kitap, değerini korumuş ve dikkatleri kendi üzerinde odaklandırmışsa bu o kitabın önem ve yüksek değerini gösterir.

Hz. Muhammed ve Hadisleri
Lügatte yeni şey, sonradan olan, söylenen, duyulup işitilen söz anlamlarına gelen hadis örfte, Hz. Muhammed'in sözlerine, fiil ve hareketlerine ve takrirlerine, yani birisini, yahut birkaç kişiyi, bir topluluğu bir şey yaparken, bir şey söylerken görüp menetmeyişine, bu suretle de o hareketi, o sözü doğru bulduğunu açıklamış olmasına denir.
Hz. Muhammed, kitaptan, yani Kur'an'dan sonra dini bir huccet olması gereken sözlerinin bellenmesini, rivayet edilmesini istemiş, fakat Kur'an'ı hemen kaydettirirken hadislerin, Kur'an'a karışmamasını sağlamak için yazılmamasında ısrar etmiştir.
(Kitabın İçinden)

Oniki İmam
Bu oniki imam şunlardır:
1- Ali b.Ebî Tâlip
2- Hasan b.Ali
3- Hüseyin b.Ali
4- Ali Zeynelâbidin b.Hüseyin
5- Muhammed Bakır
6- Cafer-i Sâdık b.Muhammed Bakır
7- Musa Kazım b.Cafer
8- Ali Rıza
9- Muhammed Cevad
10- Alî el-Hedî
11- Hasan el-Askerî
12- Muhammed b.Hasan el-Askerî

Pir Sultan Abdal
Pir Sultan Abdal'ın yaşamı üzerine, yazılı kaynaklarda pek bilgi yoktur. Doğum ölüm yılları bile bilinmiyor. Yaşamı üzerine bilgiler, genellikle, kendi şiirlerinden, halk söylentilerinden, kuşaktan kuşağa anlatıla gelen menkıbelerden, bir de yakınlarının ya da başka ozanların onu anlatan şiirlerinden çıkarılır.
Gene de bu yollardan epeyce bilgi edinilmiştir, çünkü Pîr Sultan, bağlandığı tarikatın din anlayışını, dünya görüsünü yansıtmakta ya da derinleştirmek için soyut şiirler yazan bir sanatçı değildir, doğrudan doğruya başından geçenleri, kavgasını, özlemlerini, katlandığı acıları, yaşamının türlü yönlerini yansıtan somut şiirler yazmıştır.
Şiirlerden, halk söylentilerinden çıkarılan bilgilere göre, Pîr Sultan Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır Bucağına bağlı Banaz köyünde doğmuştur. Yıldız dağı eteklerinde, Çırçır'a kırk sekiz kilometre uzaklıkta, denizden bin yedi yüz metre yüksekte, çoğu tek katli kerpiç evleri, soğuktan korunmak için yari yari yarıya toprağa gömülü bir köy...
Banaz'da bugün de Pîr Sultan'ın olduğu söylenen bir ev, önünde sairin yaşadığı dönemden kaldığına inanılan bir söğüt ağacı, ağacın altında, asâsının ucuna takip Horasan'dan getirildiğine inanılan bir değirmen taşı vardır. Pîr Sultan yaz aylarının güzel havalarında bu taşın üstüne oturup karısıyla sohbet edermiş. Köylüler bu evi, ağacı, taşı kutsal sayarlar.
Kızının yaktığı ağıtta uzun boyluluğuna, biçimliliğine değinilen sairin asil adi, şiirlerinde belirttiğine göre, Haydar'dir. Bir yerde soyunun Yemen'li olduğunu, bir yerde Peygamber'in öz torunu olduğunu söyler, bir yerde de İmam Zeynel-Âbidin'den "Zeynel dedem" diye söz eder. Uzmanlara göre, Pîr Sultan'in bu sözleri söylemesinin nedeni halk üzerindeki etkisini arttırmak içindir. Muhammed peygamber soyundan geldiklerini, "seyyid"liklerini ileri sürmek tarikat uluları arasında bir gelenektir. Genel kani, sairin İran'ın doğusundaki Türk yurdu Horasan'dan, önce Iran Azerbaycan'ında ki Hoy kasabasına, oradan da Anadolu'ya göçüp Sivas'a yerleşen bir Türkmen soyundan geldiği yolundadır.
Çocukluğu çobanlıkla geçen Pîr Sultan'ın okuma yazma bildiği anlaşılıyor, ama bilgin bir kişi olduğu söylenemez. Tekke eğitimi çerçevesinde kalmıştır. Halifeler tarihini, peygamber menkıbelerini, evliya menkıbelerini, tarikat kurallarını, Yunus Emre'yi, Hatâyî'yi bilir. Bunlar dışında, çağının bilimleriyle ilgilenmediği gibi, divan edebiyatı ile de ilgilenmemiştir. Şiirlerinde Yunan mitolojisinin, Iran mitolojisinin izleri pek yoktur. Ayrıca, genel olarak bütün tarikatların kaynaklandığı Tasavvuf felsefesinin yüksek konularına da girmez.
Söylentiye göre, Pîr Sultan'ın üç oğlu, bir kızı varmış. oğullarından Seyyit Ali Banaz köyünün üst yanındaki çam korusunda,Pîr Muhammed Tokat'in Daduk Köyünde, Er Gaib de Dersim'de gömülüymüşler. Adi Sanem olan kızının Pîr Sultan asıldığı zaman söylediği ağıt çok ünlüdür. Bazı uzmanlar bu ağıtı Sanem'in ağzından bir tarikat ozanının yazmış olabileceğini belirtirler. Pîr Muhammed ise babası gibi sairdir. Delikanlı iken attan düşerek öldüğü, Pîr Sultan'in "Allah verdiğini almaz dediler / Bana verdiğini aldı n'eyleyim" derken bu olaya değindiği söylenir. Şiirlerinden uzun yasadığı, çok çocuğu bulunduğu açıkça anlaşılan sairin, sağlığında iki oğul acısı görmüş olduğunu ileri sürenler de vardır.
Pîr Sultan Alevî-Bektasî tarikatindandir. Tarikata girme arkadasi, yani musaibi, Ali Baba'dir. Baglandigi tekkenin pîri ise, Ahmet Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdigi dervislerden Koyun Babanin tekkesinde, Bektasîligin kurucusu Haci Bektas Veli'nin tekkesinde posta oturmus, yani en üst makamlara getirilmis Seyh Hasan'dir.
Pîr Sultan, baglandigi tarikatça yalniz dinsel önder degil, devlet baskani olarak da görülen Iran Sahlari adina, Anadolu halkini Osmanlilar'a karsi kiskirttigi,ayaklanmaya çagirdigi, belki de bir ayaklanmaya öncülük ettigi için, Sivas Valisi Hizir Pasa'nin emriyle tutuklanmis, yolundan dönmeyecegi anlasilinca da asilmistir.
Söylentiye göre, asildigi yer Sivas'da eskiden Keçibulan adini tasiyan, sonra uzun süre Daragaci diye anilan, simdi ise Kepçeli denilen yerdir. Bugün Sanayi Çarsisi'nin karsisinda Mal Pazari olarak kullanilan bu alanin Gazhane bitisiginde, sira sögütlerin bitiminde bulunan, boyu bes metre, eni bir metreden fazla, bakimsiz toprak yigini onun mezaridir. Üstündeki moloz taslar, asilmasi sirasinda Hizir Pasa'nin emriyle halkin attigi taslardir.
Mezarinin, bir menkibeye göre Erdebil'de, Bektasî gelenegine göre de Merzifon'da oldugu söylenir. Daha baska söylentiler de vardir, ama gerçege en yakin görünen söylenti asildigi yere gömüldügü, yakinlarinin, tarikat erlerinin, hükümet baskisi yüzünden ölüsünü alip köyüne bile götüremedikleridir.
Siirlerinden, halk söylentilerinden çikarilan bu daginik bilgileri degerlendirebilmek için, önce, Pîr Sultan'in ne zaman yasadigini saptamak gerekir

Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik
Babası, rahmetli Ahmet Midhat Efendi'nin maiyetinde yetişen ve muhbirlerin en kıdemlisi olduğundan, zamanında "Şeyh'ul-Muhabirin" diye anılan Ahmed Agah Efendi, Gence'nin Gölbulağ Köyü'nde doğmuş, Rus savaşında Bursa'ya, oradan da İstanbul'a göçmüş olan, sonra Rusçuk'a Eytam Müdürü atanan İzzet Mustafa'nın oğludur. Annesi Aliye Şöhret Hanım, Kafkasyalı'dır. Gölpınarlı, ikinci Rus savaşında Rusçuk'tan İstanbul'a göçen, İstanbul'da evlenen Ahmed Agah'ın sulbünden, hicri 1317 yılı Ramazan ayının onuncu gecesi doğmuştur. İlk tahsilini Babıali yokuşunda, şimdi Basma Eserleri Derleme Müdürlüğü olan Tahsin Efendi İlkokulu'nda, orta tahsilini, hususi "Menba'ul-İrfan" mektebinde bitirmiş.

Tasavvuf
Hayat akıyor; tarih yürüyor; sebepler sonuçlarını meydana getiriyor; sonuçlar, sonuçlara sebep oluyor. Bu akşam kaynağını, bu yürüyüşün seyrini, bu sebeplerin nedenlerini bu sonuçların toplum hayatımızdaki etkilerini mutkala bilmemez gerek.
Okuyucu, okudukça bu küçük kitabın önemini anlayacak, sona doğru, elinden bırakmayacak, bitince de sanırız ki dünün en önemli bir problemine dair fikir yürütecek, söz söylecek duruma gelecektir.
Kaynaklarımız, ana kaynaklardır; fakat bu kitap, yalnız okunanlardan edinilen bilgilere dayanmıyor; yaşanılan bir yaşantının hikayesidir de. Yazar, bütün bu inançları duymuş, görmüş, böyle bir çevrede büyümüş, ihtiyarlamıştır. Arapçada, "eserlerimiz, bizi anlatırlar; bizden sonra eserlerimize bakın" mealinde bir beyit vardır; atasözü değerliliğinde olan bu sözle, önsözümüze son veriyor, tarih yapraklarını birer birer açmaya başlıyoruz.

Yeni Gülzar-ı Haseneyn-Kerbela Va’kası
Tarih 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)'i gösterdiğinde, zulme karşı direnişin sembolü olan Hz. Hüseyn, Emevi ordusunun kılıç ve mızrak darbeleriyle son nefesini veriyordu. Kelime anlamı sıkıntı ve bela demek olan Kerbela'da meydana gelen bu olay, zamanla İslam tarihinin en unutulmaz ve tarif edilemez acılarından biri haline gelecekti. Kerbela'da, Hz. Muhammed'in soyuna mensup çok sayıda kişi şehid edilmişti. Peygamberimizin öpmeye bile kıyamadığı torunu Hz. Hüseyn başta olmak üzere Hz. Hasan'ın oğulları, Hz. Hüsey'in amcaları Ca'fer ile Ukayl'in oğullarıyla torunları ve Hz. Ali'nin diğer evladları da zulüm karşısında birer birer canlarını vermişlerdi. Hz. Hüseyn'in altı aylık oğlu Ali Asgar, Kerbela şehidlerinin en küçüğüydü. İnsafsızca atılan bir ok boğazına saplanmış masum yavrusunun kucağında can vermesine dayanamayan Hz. Hüseyn, evladından akan kana bulanmış elini havaya kaldırarak "Şahid ol ya Rab!" diye haykırmıştı.

Melamilik ve Melamiler
Melamilik, tasavvufa ve tarikatlara karşı, İslamiyetin ilk dönemlerinde ortaya çıkan ve yüzyılımıza kadar devam eden bir reaksiyon... Sufilerin bir kısmının "en yüksek makam" saydığı, bir tür gizli inanç sistemi...
Şarkiyat biliminin zirvelerinden Abdülbaki Gölpınarlı'nın (1900-1982), ilk baskısı 1931'de yapılan "Melamilik ve Melamiler"i bu konuda yazılmış tek eser ve günümüzde de hala tek ana kaynak...
İlk baskısı bugün "nadir" bir kitap olan "Melamilik ve Melamiler"in bu yayını, yazarının kendi nüshasının bir tıpkıbasımı... Gölpınarlı'nın yaptı?y düzeltmeler aynen korunuyor, sayfa kenarlarına aldı?y notlar muhafaza ediliyor ve bunların yeni yazıya çevirileri veriliyor...
Bir yazarın, Gölpınarlı'nın ölümünden sonra da dedi?i gibi, "Abdülbaki'den kalan y?yklar, daha çok uzun süre, o yollarda dolaşmak isteyenleri karanlık labirentlerde tökezlemekten kurtaracaktır..."

Mü’minlerin Emiri Hz. Ali
Hz. Ali'nin annesi Fâtıma, babası Ebu Talip'tir. 29.7.599'da dünyaya gelmiş, 661 yılında namaz kılarken öldürülmüştür.
Kendisi Allah'ın aslanı anlamına Esadul­lah ya da Haydar lâkabıyla da anılır. Hz. Ali'ye Hz. Peygamber'irı Ebu Turap (Topra­gın babası) künyesini verdiği kayrıaklarda yazılıdır.
Bir kıtlık yılında Hz. Peygamber, amcası Ebu Talip'in yükünü hafifletmek için Hz. Ali'yi Yanına almıştır.
Hz. Ali'nin Talip, Akil ve Cafer adlı kar­deşlerinden küçük olduğu bilinmektedir. Hicret'e kadar Hz. Peygamber'in evinde ba­rınmıştır. Hz. Peygamber Medine'ye göç ederken yatağında onu bırakmıştır. Böylece Hz. Muhammed'i Hicret gecesi öldürmek için gelenler Hz. Ali ile karşılaşmışlardır. Amaçlarına ulaşamamışlardır. Hz. Ali, Hz. Peygamber'irı Hicret'ten önce teslim ettiği emanetleri sahiplerine iade etmiştir. Hz. Muhammed Medine'ye varınca Hz. Ali'ye mektup yazmış ve gelmelerini istemiştir. Hz. Ali de Medine'nin yolunu tutmuştur. Hz. Ali Medine'ye varınca Peygamberimiz onu kar­deşi (musahip) ilan etmiştir. Hatta şöyle söylemiştir: "Musa'ya Harun ne derece ya­kınsa sen de bana öylesin. Ancak benden sonra peygamber yoktur."
Hz. Ali, Bedir Savaşı'nda karşısına çıkan Velid'i öldürdü. Daha sonra da bir çok put­peresti öldürerek zaferin kazanılmasını sağ­ladı.
Hz. Peygamber'den kızı Fâtıma'yı bizzat istemiş, gerekli sözü almış, zırhını satarak ve masraf ederek Hz. Fâtıma ile evlenmiştir.
Uhûd Savaşı'nda Hz. Ali kahramanlıklar gösternıiş ve sevgili peygamberimize yardım­cı olmuştur.
Hendek Savaşı'nda ise tanınmış silahşör Abdü Vedoğlu Amr'ı öldürmüştür. Bunun üzerine düşmanın morali bozulmuştur.
Hayber Savaşı'nda Musevi Merhab'ın ba­şını kılıçla uçurmuş, bu arada kalkanı yarıl­mış ve kalenin kapısını kopararak kendisini savunmuştur. Sonunda Hayber Kalesi'ni fethetmiştir.
Huneyn Savaşı'nda da bir çok putperesti öldüren Hz. Ali, Taif e gönderildiginde put­haneyi yıktırdı.
Sevgili peygamberimiz Tebük Savaşı'na çıkarken yerine Hz. Ali'yi bıraktı.
Sevgili peygamberimizin: "Ben kimin mevlasıysam (sevgilisi), Ali de onun mevlası­dır" dediği bazı hadis kitaplarında kayıtlıdır. Bazı hadis kitaplarında şu hadis de vardır: "Ben ilmin şehriyim Ali de kapısıdır".
Bir çok hadis kitaplarında Hz. Muham­med'in Ehlibeytini Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olarak gösterdigi bi­linmektedir.

Sitemizde Esrar Dede (1748-1797) hakkında çeşitli bilgiler ve Esrar Dede'nin şiirlerinden örnekler bulabileceksiniz. Aynı zamanda Esrar Dede hakkında bildiklerinizi bize ulaştırarak buradan herkese açık hale getirebilirsiniz.
GAZEL
Yapmak da yapılmak da mey-hânede kalmışdur
Âşâr-ı imâret hep viranede kalmışdur
Girdâb-ı şu’ur içre ser-geştedür ‘âkiller
Âzâdeliğin zevki divânede kalmışdur
Sufi arayup gezme beyhude mesâcidde
Feyzun eseri şimdi hum-hânede kalmışdur
Ol çeşm-i hamuş olmuş himaye-i küfr-i zülf
‘İsl bu gece guya büt-hânede kalmışdur
Da’vâsını terk itsün bülbülde fedâ yokdur
Bir nükteciği ‘aşkun pervânede kalmışdur
Derd-i dilüm ‘arz itdüm güldi didi ol kâfir
N’olmuş yine Esrâr’a efsanede kalmışdur
GAZEL
Yeni ne varsa şimdi viranede kalmıştır
Mutluluk gönüldeki hazinede kalmıştır
Bilinçten başka bir şey tanımaz akıllılar
Başıboşluğun keyfi divanede kalmıştır
Boşuna mescitleri dolaşma sofu dostum
Aradığın aydınlık meyhanede kalmıştır
Can vermeyi bilmeyen bülbül sussa ne olur
Aşkların pırıltısı pervanede kalmıştır
Açınca yüreğimi güldü bana, dedi ki:
N'olmuş yine Esrar'a efsanede kalmıştır
Esrar DEDE
(Günümüz Türkçe'sine aktarılmıştır)
GAZEL
Ne Süleyman ne Selim’in kuluyuz
Hazret-i Rabb-i rahimin kuluyuz
Husrev-i aleme yok minnetimiz
Öyle bir Şah-ı Kerimin kuluyuz
Arif-i ehl-i fena çakeriyiz
Salik-i merd-i ‘adimin kuluyuz
Bendelik eyler isen kendinedir
Sanma biz hur u na’imin kuluyuz
Gevher-i kabiliyet aşıkıyız
Anlama kim zer ü simin kuluyuz
Muhdesat ister ise yok olsun
Candaki feyz-i kadimin kuluyuz
Cahil-i münkire dersen har ü huk
Arif-i sırr-ı ‘alimin kuluyuz
Padişahane edayız Esrar
Yani Hünkar-ı Azimin kuluyuz
Gazel (Gece Kandilli'de)
Gece Kandilli’de gök kandil olup ol meh-rû
Mâhitab eyleyerek eyledi azm-i Göksu
Ol şehen-şâh-ı hüsn basdı kadem şevketle
Hele Beylerbeyi’nin başına devletdir bu
Boğaz içinde bu şeb mey vererek muğbeçeler
İtdi sâgar gibi lebrîz bizi tâ-be-gelû
Gel çelipa içün itme bizi hicrana dûçar
Nola İstavroz’a gitme bu gice kâfir-hu
Subha dek eyleyelim şevk ile zevk-i mehtâb
Mestdir çeşm-i siyeh meste yeter bu uyku
Yardan sana şu peymâne ki ihsân oldu
Mihr-i dîdâr idi Esrar sabaha karşu
Saye-i Hazret-i Galib’de Boğaz içre bu şeb
Zevk-i min tahtil enhar idi bana her su
GAZEL
Kakullerine ol mehin ey şane dokunma
Zenciri kırar bu dil-i divane dokunma
Gül-berk misali cigerim pareliyorsun
Ey bad-ı seher ol gül-i handane dokunma
Feryad-ı ene’l-hak eder avaz-ı tanini
Faş etmesin esrarını peymane dokunma
Bünyan-ı nizam-ı felek ol kuy-ı beladır
Alem yıkılır bu dil-i virane dokunma
İçdikleri hep hun-i cigerdir fukaranın
Şeyha kerem et hatır-ı rindane dokunma
Şahım senin Esrar sadakatli kulundur
Lutfeyle o derviş-i perişane dokunma
GAZEL
Derdi dile bigâne vü mahrem güler, ben ağlarım
Özge belâ kim halime âlem güler, ben ağlarım
Nazü niyaze vakit yok hayran olur görse gözüm
Ancak heman ol dilberi gülfem güler, ben ağlarım
Nadide bir divaneyim baştan başa efsaneyim
Hicranımın ahvaline matem güler, ben ağlarım
Dil sinede bir bahr-i hûn esrar bî sabr ü sükûn
Gerçi gül-i zahm-i derun her dem güler, ben ağlarım
GAZEL
Gevher saçıp bezme seher doldu lebâleb jale gül
Kattı arakla gül-şeker minâ-yı mâlâmâle gül
Ebre düşüp berk-i şafak jale ne renge döndü bak
Güya mukattar gülerek doldurdu câm-ı âle gül
Bülbül olup yâre zenân görmüş tecelliden nişan
Her şahtan eylemiş ayan bir âteş-i cevvale gül
Geh naz edip mestur olur alâyişe mağrur olur
Bilmez sonu mecbur olur çent ruze bir ikbale gül
Bülbül yeter zar eyleme Esrâr’ı bîzâr eyleme
Bîhude ısrar eyleme guş etme ahu mâle gül

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009