MUSİKİ:

Ses üzerinde kurulmuş bir sanat. Güzel sanatların, kulağa hîtabeden bir dalı, en önemlilerinden biri, çok güçlü tesiri olan bir ilimdir. Beşeri duyguların en tabiîsi olan hislerin ifade edilmesinde en önemli etkendir. Musiki hayatın sanata dönüşmüş bir yankısı ve aynı zamanda vicdanın türlü şekillerde kendini göstermesidir. Duyguları ve düşünceleri sesle anlatmak san’atıdır. Seslerin bir sanat çerçevesi içinde sunulmasıdır.

MUSİKİŞİNAS:
Musiki sanatını tanıyan, musiki ile meşgul olan, musiki bilen. Şimdi daha çok Fransızca’sı olan “müzisyen” kelimesi kullanılmaktadır.

BESTE:
Her hangi bir musiki parçasına beste denir. Bir peşrev, bir şarkı, bir senfoni birer “beste” sayılabilir. Türk musikisinde beste şu manalarda kullanılmıştır. a) Kompozisyon, yani her musiki parçası birer bestedir. b) Bestenîgar, beste-hisar, beste-isfahan, makamları gibi bazı birleşik makamların adlandırılmasında makam ismi olarak kullanılmıştır. c) Bir form adı olarak beste, dini ve din dışı sözlü eserlerin büyük formdaki en önemli tespitlerinden birinin özel adıdır.
Kısaca beste; güfteli veya güftesiz kulağa hoş gelen melodilerin, notaların bir araya getirdikleri, bestekârın duygu ve düşüncelerini dışarıya yansıtmasıdır.

GÜFTE:
Kelime aslen Farsça olup “söz, kelam” anlamına gelmektedir. Türk Musikisinde sözlü bir eserin bestelenmiş manzum sözleri, bestelenmiş şiirin aldığı ad.
GAZEL:
Türk Musikisinde ses ile yapılan taksîme “ gazel” denir. Bu adlandırmaya sebep, ses taksimlerinde güftelerin hemen daima gazel formundaki şiirlerinden seçilmesidir. Gazel, taksim gibi irticâle dayanan bir şekildir. Fakat bazı yerlerde usûle girmesinde mazur yoktur. Kalıpsız ve serbesttir. Çok defa sazla karşılıklı saz-söz taksimleri yapılır. Gazel formundaki güftelerin en az matla’ı okunur. Güfte arasında “âh, of, amân, medet, dost, yâr, heyy, ey yâr” gibi terennümler kullanıla gelmiştir. Müstakil olarak ta gazel okunur. Saz eşliğinde olmaksızın da okunabilir. Bir zamanlar piyasa musikisinde çok revaçta olan bu form, musiki sanatının haysiyetine yakışmayan tezâhürata vesile teşkil ettiği için, Mesut Cemil’in yaptığı ıslahatla Türk Musikisi’nden kaldırılmıştır.
Gazel, şekilden önce mana ve ruhtur. Sahip olunan kültürün, sanat zevkinin, icra ustalığının, şiir ve musiki olarak intişarıdır. Allah’a yakarı, sevgiliye hitap, evlada sevgidir. Bazen hamisi, bazen eğiticidir. Gazel, Arap, İran ve Osmanlı edebiyatında önemli ve yaygın bir nazım türüdür. Lirik bir ifadeye sahiptir. Fuzuli, Baki, Şeyhülislâm Yahya, Nabi, Nedim, Şeyh Galip, Enderunî vasıf ve en son temsilcisi Yahya Kemâl Beyatlı bu türün ustalarıdır. Gazel şiir ve musiki olarak iç içedir.

GAZEL-HAN:
Gazel okuyan, gazel formundaki şiiri taksim eden hanendeye denir. Son devirde bazı hâfızlar, gazel-han olarak büyük ün yapmışlardır.

HÂFIZ:
(Kur'an-ı Kerim’in tamamını ezberleyen kimse) Arapça’ da “korumak ezberlemek” manasındaki “hıfz” kökünden türemiş bir sıfat olan “hâfız” (çoğulu, huffaz) sözlükte “koruyan, ezberleyen” anlamına gelip Kur’an’ın tamamını ezberleyene hâfız denilmiştir. Bazı rivayetlerde Kur'an-ı Kerim’in tamamını ezberlememiş olsa bile ahkamı konusunda geniş bilgi sahibi olanlara da “ kurrâ” denildiği görülmektedir.
Hz. Peygamber (sav) bir hadislerinde “Sizin en hayırlınız Kur'an’ı öğrenen ve öğreteninizdir” buyurmuşladır. Kur'an öğrenimi ile ilgili teşviklerin çoğu onu sadece ezberlemeyi değil, manasını anlamayı, muhtevasına vakıf olup gereğince amel etmeyi amaçlamaktadır.
Kur’an’ı ezberleme müessesi Hz. Peygamber’den bu yana eksiksiz olarak süregel-miştir. Bu da Yüce Allah’ın Hicr suresi 9. ayetinin  tecellisi olduğunu gösterir. Bu müessese kıyamete kadar da sürecektir.
Osmanlılar’da kıraat ilminde büyük bir gelişme olmuş ve binlerce hâfız yetişmiştir. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiye göre Amasya’da dokuz dârûlkurrâ vardı ve bunlardan sadece sultan Beyazıt Dârûlkurrâ’sında 300’den fazla hâfız bulunmaktaydı. Yine Evliya Çelebi’ye göre bu sayı İstanbul’da 3000’i kadın olmak üzere 9000 hâfız bulunmakta idi.
Cumhuriyetten bu yana Türkiye’de bulunan Kur'an kurslarının sayısı 5000’i aşmıştır. 1970’den bu yana Türkiye’de Kur’an kurslarında yetişen ve belge alan hâfız sayısı 30.000’den fazladır.
Osmanlı döneminde, bir çocuğun güzel sesli olduğu anlaşılınca “hâfız” olması için gerekli eğitim kurumuna verilirdi. Temayüz edenler, imparatorluğun her yöresinde tavsiye ile dersaadet’e (İstanbul’a) gönderilirdi. İstanbul’da musiki mahfillerine girerler ve usta müzisyenlerle dini ve lâdinî musiki meşk ederek ustalaşırlardı.
CUMHURİYET DÖNEMİ HÂFIZ MUSİKİŞİNASLAR

HAFIZ HAYDAR EFENDİ
Türk hafız müzisyenlerinden olup hakkında fazla bilgi bulunamadı. Muhtar Paşa’nın oğlu olarak bilinen Hafız Haydar’ın babası hakkında da tam bir açıklama olmamasına rağmen Ferid Ahmed Muhtar Paşa’nın oğlu olduğu kanaatindeyiz. 1925’te vefat eden Hafız Haydar’dan bugün elimizde iki eser bulunmaktadır ki, bunlardan birisi rast makamında curcuna usulünde “Bak ne sihr etti o kâfir mezhuruna” ile yegah makamında aksak usulünde “Bana ol yar-ı dil-arâ dargın” adlı şarkılardır.

HAFIZ AZİZ EFENDİTürk Müzisyenidir. 1856’da İstanbul’da doğmuştur. Babası Selim Efendi ise Sadrazam Ali Paşanın Mahiyetinde bulunmuş ve o’na müezzinlik etmiştir.Kur'an-ı Kerim’i çocuk yaşta tamamlamıştır. Ortaköy Camiînde imamlık yapardı. Bursa valisi Münir Paşanın konağında hanendelik yaptığı söylenmektedir. 28 Aralık 1929’da ölmüş ve Edirne kapı mezarlığına defnedilmiştir.
Aziz Efendi musikiyi Zekai Dede’den öğrenmiştir. Çok güzel bir sesinin olduğu ve kendine has üslupla okuduğu söylenir. Sadece bir şarkısı biliniyor. O’nu bestekâr değil de hoca olarak düşünmek gerekir. Ortaköy Camii avlusunda meraklı gençlere ders vererek çok talebe yetiştirdiği nakledilmektedir.

HÂFIZ YUSUF EFENDİ (Kadıköylü Attar Hâfız):
1857’de girit eyaletinin merkezi olan Hanya’da doğdu. Küçük yaşta İstanbul’a geldi. Müşir Şakir Paşa’nın himayesinde büyüdü. Musikiyi paşanın konağındaki musiki meclislerinden öğrendi. Bir ara Trabzon’da memurluk yaptı.6 Bildiği eserlerin çokluğu ile ünlü olan Hâfız Yusuf Efendi yaşadığı sürece hafız, hanende ve mevlithan olarak tanındı. Lemi Atlı ve Münir Nureddin Selçuk gibi şahsiyetlere hocalık yaptı. Üslubu temizdir. İyi hafızdır. İyi şarkı bestekârlarımızdandır.
Veznecilerde, Zeynep Hanım konağının karşısında küçük bir tütüncü dükkanı çalıştırdı. Bunun için “Attar” da denmiştir. 1925 yılında Haydarpaşa Numune Hastanesinde öldü ve Karacaahmet mezarlığına defnedildi.
Hacı Arif Bey’le başlayan şarkı geleneğine bağlı kalmıştır. 50’ye yakın besteleri vardır.
Hafız Yusuf Efendi’nin, en önemli vasıflarından biri de musiki hocalığıdır. Bazı şehzadelere musiki dersi vermiş ve bir çok talebe yetiştirmiştir. Uslup sahibi bir bestekâr olarak tanınan Hafız Yusuf’un günümüze ulaşanlarının sadece birkaçı ilahi ve marş formunda olup diğerleri şarkıdır. Hicaz ma-kamındaki “ Mülk-i cihan sultanı” mısrası ile başlayan ilahisi çok tanınmıştır.

HÂFIZ SADETTİN EFENDİ:
Silivri kapusunda Taş mektep hocası hâfız Yakup Efendi’nin oğludur. Maliye Nezareti memurun kalemi ketebesinde idi. Zakirlik eder, mevlid ve durak okurdu. 1927’de vefat etmiştir. Silivri kapusu mezarlığında medfunfundur.

HÂFIZ İSMAİL HAKKI EFENDİ
Türk ilahi ve şarkı bestekârı. Kur’an’ı hıfz etti ve ünlü hafızlar arasına girdi. Balat imamı iken Hünkâr imamları arasına alındı ve ser-müezzinliğe kadar yükseldi. Bu görevden emekliye ayrılınca yerine Hâfız Muhiddin Tanık getirildi. Hâfız Ahmed Hamdi Yavuz gibi bir çok talebe yetiştirdi. 12 tane ilahisi biliniyor. 1930’da öldü.

HÂFIZ HÜSEYİN EFENDİ ( Hâfız Deli)
Hafız, hanende, gazel-handır. İstanbul’da doğdu. Hıfzını tamamladıktan sonra Mızıkay-ı Hümayuna girdi. Piyasaya atıldı. Dini musiki ile ilgilendi uzun yıllar Hafız Burhan’la çalıştı. Sesi çok farklı ve temizdi. Özellikle tiz perdelere hakimiyeti ilgi çekici idi. Gazel okurken makam geçkilerini iyi kullanır., iyi okurdu. Çok plak doldurdu. Bir süre Ankara’da bulunmuş, adı bir aşk macerasına karışmış, bu olaydan sonra akli dengesini bozmuştu. 1932 yılında Bakırköy Akıl ve Ruh Hastalıkları Hastanesinde öldü.

HÂFIZ YAKUP BEY

Enderunda yetişti. Muallim İsmail Hakkı Bey zamanında Hâfız Deli Hüseyin ile okurdu. Tanburi Cemil Beyin eşliğinde gazel plakları doldurmuştur.

HÂFIZ EŞREF EFENDİ ( UDİ MEHMED)
Türk şarkı bestekârı. Genç yaşta hâfız oldu. “Kanbur Eşref Efendi” adı ile de tanınır. İyi ud çalardı. Özellikle kadınlara musiki dersleri verir erkekleri kabul etmezdi. Piyasa da çalışmamıştır. Kızına da udu öğretti. Zaman zaman faslı kızı yönetirdi. Tekniği sağlam, ifadeli manalı eserler bestelemiştir.
1930 yılında ölen bestekârımızın iki saz semaisi ile on dört şarkısı biliniyor.

HÂFIZ ÂŞİR EFENDİ
Türk müzisyeni ve ünlü hafızdır. İlmiyeden İsmet Efendinin kızıyla evlenmiştir. Vildan Âşir’in babasıdır. Plaklara çeşitli eserler, gazeller okumuş, kendi de Bahçekapı’sında bir gramafoncu dükkanı açmıştır.
Türk hanendesi ve gazelhanı, fonograf silindirlere (kovanlara) ve 78 devirli taş plaklara okudu. Tartışmasız bu kayıtların bir numaralı ismi, rekortmenidir. Favorite, Odeon,
HÂFIZ AŞKÎ EFENDİ
Hanende hâfız ve Türk müzisyenidir. Bir hüseyni gazeli vardır. 1930’ da vefat etmiştir.

HÂFIZ AHMET NAZİF EFENDİ Süleymaniye Medreseleri müderrislerinden hâfız İsmail Hakkı Efendi’nin oğludur. 1861’de Üsküdar’da doğdu. Atıf Bey’den hıfza çalıştı. Musikiyi Hacı Faik Bey ile Said Özok’tan öğrendi. Beyazıt Camiinde ders verir, diğer bazı camilerde imamlık ederdi. Makamları çok iyi bilir, üstün geçki tekniği ile çok güzel Kur’an okurdu. 1931 yılında vefat ederek Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.3
Hüdâyi Şeyhi Gülşen Efendi’ye intisab ederek Celvetiye tarikatına bağlı olan bu değerli hâfız, beyazıd dersiâmlarındandır. Üsküdar Kaptanpaşa Camii’nin imamı idi. Kardeşi Mehmet Rifat da iktidarlı hâfızlardandır.4

HÂFIZ EDHEM EFENDİ (ŞEYH)

Türk şarkı bestekârıdır. 1862,5 18546 İstanbul Fatih’te doğdu. Küçük yaşta babası İsmail Hakkı Efendi’yi kaybetmesi sonucu, Şeyhülislam Hacı kara Halil Efendi’nin himayesine girdi. Fatih Camii derslerinde Karinabarlı Ömer, Şumnulu Hâfız İbrahim ve Ödemişli İbrahim Efendilerden okudu. Hafızlığını ikmal etti. Aziz ve Sıtkı Beylerden musiki öğrendi.7
Bestelediği eserleri bir araya getirerek 1890 tarihinde (Bergüzar-ı Edhem) adı altında neşretmiştir.8 Kefevi kadiri tekkesine 1916’da şeyh oldu. Aynı zamanda nakşi idi. Hafız Sami, Hafız Kemâl, Arap Cemal, *Neyzen Süleyman Erguner talebeleri arasındadır.9 
Hoş meşrep, halim ve mütevazi bir zattır. Çevresine kendisini sevdirmiş ve eserle-riyle takdir ve sevgi kazanmıştır.
16.02.1933, 1934 tarihinde vefat etmişti ve Edirnekapı dışına gömüldü.
Hac’da Medine’de okuduğu Türkçe mevlid çok beğenilmiş ve hafızalarda derin iz bırakmıştır. Musiki bilgisinin temel bilgilerini Mızıka-i Hümayün’da iken aldı. Üslûp sahibi bir şarkı bestekârı olarak tanınmıştır. 158 bestesi günümüze ulaşmıştır. Şiirlerinde İlhamî mahlasını kullanmıştır.
Kadiri şeyhi, musiki muallimi ve bestekâr olan Edhem Efendinin şiirlerini topladığı mecmua Fatih yangınında yanmıştır. Bestelediği dini ve din dışı eserlerinden bir kısmının güftesi kendisine aittir. “Bergüzâr-ı Edhem yahut ta’lim-i Usul-i musiki” adıyla neşrettiği bazı musiki bilgilerinin de bulunduğu güfte mecmuasında diğer güfteler yanında yirmi sekiz yaşına kadar bestelediği şarkılarına da yer vermiştir.

HÂFIZ MEHMED ŞÜKRÎ
Son devrin muktedir kudümzenlerindendir. 1862’ de Eyüp Sultan’da doğdu. Babası Mehmed Zeki Efendi, devrin değerli zâkir ve mevlithanlarındandır. Hâfız Mehmed Şükrî, Teşvikiye Camii müezzin başı oldu. 1933’de “mevlithân-ı şehriyâri” oldu. 1914’de Kulekapı, sonra sırasıyla Kasımpaşa, Üsküdar mevlevihâneleri kudümzenbaşılığına getirildi. 1928’de vefat etmiştir.
Ayinlerin bir kısmı kendisinden yazılmıştır. Tavr-ı lâzimisi üzere mevlithân olup sadâsı gayet kalbî tiz ve iradesi yalnız kaldığında düzgün ve temizdir.

HAFIZ CEMİL EFENDİ (ÛDÎ – ŞEKERCİ )
Türk şarkı bestekârı. İstanbul’da 1867’de Şehzâdebaşı’nda doğdu. Şehzâde Camii baş imamı Hasan Tahir efendi ile Ayşe Sıdıka hanımın oğludur. Çocuk yaşta hafız olmuştur. 13 yaşında babasını kaybetti. Udî Basri Beyden ud öğrendi. 2.5 yıl Enderuni Ali Beyden şarkı meşk etti. Sonraları Şehzadebaşı Cami kapısında şekerci dükkanı açtı ve ölene dek bu mesleği bırakmadı. 1898’ de Mızıkay-ı Hûmayuna hoca olarak girdi. 1912 yılında Mısır’a gitti. 16 yıl orada kaldı. El- makamü’s-sultan’ül-cedid adlı makamı icat etmiştir. 16 Kasım 1928’de Kahire’de öldü. Oraya defnedildi. H. Sadettin Arel’in musiki hocasıdır.
Udî Şekreci Hafız Cemil Efendi, Hacı Arif Beyle gelişmeye başlayan şarkı edebiyatının değerli ve başarılı bir bestecisidir. Bir peşrev, dört saz semaisi ve kırk kadar şarkısı biliniyor.
Asıl adı Ahmet Cemil’dir. Mısır’da Sultan-ı Cedid adıyla yeni bir makam tertip etti. Aynı makamda bir peşrev, bir saz semaisi besteledi. Mediha Sultan’ın imamı oldu.


HÂFIZ OSMAN EFENDİ (ŞAŞI)
Çok meşhur Türk ses sanatlarıdır, Hafız, hanende, gazel-hândır. İstanbul’da doğup ölmüştür. (1867 – 1932) Anadoluhisarlı idi. Mızıkay-ı Humayun’da yetişti. Tiz aceme rahatça basan bariton (davudî) bir sese sahip idi. Kur’an tilavetinde ve dini eserler okumakta gösterdiği büyük muvaffakiyeti, din dışı eserlerde de gösterdi. Gerçek bir ses virtüözü idi. Asıl şöhreti gazellerindedir.
Gazellerinde, bir defa kullandığı motifi tekrarlamaz, ani irtical ile makamları en iyi şekilde belirterek ve perdelere tamamen falsosuz basarak okur, detone olmaz, güfte taksimini çok iyi yapardı. Güftenin manası ile bestesini te’lif edebilir, pestlerde olduğu gibi tizlerde de falsolaşmaz, pestlerde çıldırtıcı güzellikte dolgun sesler çıkarır, bilhassa meyanlarda iç içe birkaç makam açıp sonra sırasıyla açtığı makamlardan geri dolaşarak büyük geçki sanatkârlığı yapardı.10
Hacı Arif Bey’den yararlandı. Enderun’a girdi. Saray saz takımında hanendelik yaptı. 27 yıl saray müezzinliği yaptı. Hafız Sami’nin en büyük rakibidir. Sesi Sami’ye göre daha pestir. Favorik, odeon ve orfeon firmalarıyla çalıştı. Son görevi Galata Camii müezzinliği idi. Yoksulluk içinde ölmüştür.

HÂFIZ AHMED NİYAZİ ARAZ
1868’de Beşiktaş’ta doğdu. Rüştiye’yi bitirdikten sonra Hafız Ahmed Efendi ve özel hocalardan ders olarak hıfza ve musikiye çalıştı. Bir süre saray imamlığı yaptı. Asıl hocası Bolahenk Nuri Bey ile Enderun hocalarıdır. Geleneksel Kur'an-ı Kerim okuma sanatının son ustalarındandır. Hacı Hafız Ahmed Niyazi Araz birçok öğrenci yetiştirmiştir. Ölüm tarihi belli değildir.
Hacı Hafız Hasan Efendi’den ta’lim-i Kur’an, Tashih-i Furkan-ı Mübin eyledikten sonra Atâullah üzere Aşere ve Takrib okudu.

HÂFIZ AHMED EFENDİ ( DOMATES)
Doğum tarihine ilişkin bir bilgi bulamadık.
Rüştiye’yi bitirdi. Resmi görevlerde bulunmuştur. Sonra serbest hayata atıldı. Piyasada çalıştı. Hafız ve gazel-handır. Neva-Uşşak bir plağı doldurmuş, tutulan bu plâk sayesinde önemli paralar kazanmıştır. Bir gazino işletti. Musiki kültürü pek fazla yoktu. “kayabaşı” denen tarzda okurdu. İstanbul radyosunda yapılan fasıllara katıldı. 1935’de öldü.
Plaklara gazeller ve şarkılar okumuştur. Tiz ve parlak bir sesi vardır.

HÂFIZ SÜLEYMEN EFENDİ
Türk hâfızıdır. Plaklara Kürdî’li Hicazkâr makamında gazel gibi parçalar okumuştur. 1935’te vefat etti.


HÂFIZ İSMAİL EFENDİ
Sinâni dergahları zakirbaşısı idi. 1936’da vefat etmiştir. Eyüp mezarlığına defne-dildi.
HÂFIZ ALİ EFENDİ
İstanbul’da Yeni Camii müezzini idi. Kıyâmi ve devrâni zakirlerindendir. Balat imamı Hâfız Hasan Efendi’den ilâhi, şuğl, durak mevlitçi Hâfız Aşir’den de şarkı ve saire meşk etmiştir. Vefatı 11 Mart 1941’dedir. Merkezefendi’de medfundur.

HÂFIZ HASAN EFENDİ ( ÂMÂ )
Son asrın ilk yarısında Mersiye okumakla büyük şöhret kazanan en muktedir simâlardandır. Bu kabiliyetli zat iki gözden mahrum olmasına rağmen zâkirbaşılık eder, na’t, durak, mevlid okumakta büyük bir iktidar gösterirdi. Kıyami tekkelerinde “evrâd“ arasında fevkalâde mükemmel bir tarzda “ya Hannan, ya Mennan” okurdu. Lâdini musikiye de vakıf olan zât, üç mihraplı İmamı Hafız İbrahim Efendi’den kıraat ve vücuh ta’lim etmiş, son asrın en iyi Kur’an okuyanlarından biri olmuştur. Vefatı Rodos’tadır.

HÂFIZ KEMÂLİ EFENDİErzurum’un Pasinler ilçesine bağlı Güllüköy’de 1861’de doğdu. Kemali Efendi yirmi sekiz yaşında memleketinden ayrılarak seyahate çıktığını ve 1901’de İstanbul’a geldiğini söyler. On sekiz yaşında Şeyhu’l-Kurra Seyyid Mustafa Efendiden Kur'an-ı Kerim’i ezberler ve Şeyhul Kurra Hafız Efendi’den kıraat-ı asım üzere icazet alır. Daha sonra Nakşibendi şeyhi Ahmed-i Taşkesânî’den şer’i ilimleri tahsil eder. Kendisi küçük yaşlarda çiçek hastalığından iki gözünü de kaybeder.
Kemâli Efendi yüzünü göremediği bir sevgiliye çok kuvvetli bir aşk ile bağlandı. O aşk ile yandı. Derdi büsbütün arttı. Gönlündeki yarini dağ bayır demeyip aramaya koyuldu. Parasız pulsuz, aç susuz, köy köy, kasaba kasaba dolaştı. Diyarbakır, Musul, Bağdat, Necef ve Kerbela’da mersiye ve kasideler okuyarak Hz. Peygamber’in evladına ve onları sevenlere yapılan zulûmleri gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak yana yakıla terennüm etti. Dolaştığı yerlerde Ehl-iBeyt sevgisini anlatan gazel ve mersiyeler söyledi. Halep’te bir müddet Halep Mevlihanesinde kaldı. Sonra Konya’da Mevlana dergahında postnişin olan Abdülvâhid Çelebi onu çok sevdi ve Konya’da uzun süre misafir etti. Kendisine mesnevihanlık tevcih edilerek Sikke-i Mevlevi giydirildi.
İstanbul’da Fatih Camii’nde mesnevi okuttu. Şehzâdebaşı Camii yanında Âmâlar Medresesi Şeyhi oldu. Bir gün Eyyüp Dergahında, on dokuz yıl önce görülen bir rüya, tecelli ederek Abdülkadir-i Belhî Hazretlerine bağlandı ve iki yılda yüksek manevi derecelere nail oldu. Ömrünün son 25 yılını Eyüp Nişantaşı’ndaki evinde geçirdi.
8 Ocak 1954 Cuma gecesi vefat etti. Nâşı Edirnekapı Mezarlığında rahmet-i ilahiye tevdi edildi.

HÂFIZ AHMED IRSOY ( ZEKÂİDEDEZÂDE)
Türk musikisi bilgini ve bestekârıdır. İstanbul Eyüp’te 1869 yılında doğmuştur. Babası Zekai Dede’dir. 1881’de Hafız Osman Efendi’den hafızlık icazeti aldı . Genç yaşta mevlevilik tarikatına girdi. 1885’te Bahariye Mevlevihanesi kudümzenliğine getirildi. Arapça ve Farsça öğrendi. Darüşşafaka Lisesinde 40 yılı aşkın musiki hocalığı yaptı. Cedîdalipaşa Camii imamlığı, Hasip Efendi Tekkesi Camii Hatipliği, İstanbul İmam-Hatip Okulunda Kur’an tecvid, musiki öğretmenliği yaptı. Resmi görevlerinden 1943 yılında emekli oldu. Tam manasıyla babasının hayrülhalefi olan merhum, devrinin teveccüh ve takdirini toplamıştır. Kendisi “ Reisü’l-Kurra” dır.
Sesi güzel, falsosuz, metin idi. Aynı zamanda ney de üfler idi. Batı notası öğrendi. Dini ve dindışı sözlü müzik hocasıdır. Bir bestekâr olarak babası kadar değildir. 500 eseri olduğu söylenir. İlahi bestekârı olarak başarılıdır. 400 kadar ilahisi vardır. Plaklara din dışı eserler ve gazeller okudu. Usullerimiz, makamlar, tecvid hakkında basılmamış eserleri vardır. Bu gün elimizde iki mevlevi ayini, iki şuğl, kırk ilahi, on plak, iki beste, bir nakış yürük semai yetmiş şarkıdan ibarettir.
Mevlevi ayinlerini ezbere bilirdi. 1941’de Reis’ül-Kurra olmuştur.
13 Ağustos 1943’te İstanbul’da öldü. Az bir cemaatle Eyüp Gümüşsuyu’nda Kaşkârî dergahı civarında babasının yanına defnedildi.


RAKIM ELKUTLU (HOCA)
Büyük ilahiyatçı ve Klasik Türk Musikimizin müstesna bestekârlarındandır. 1869’da İzmir’de doğdu. Babası Şuayb Efendi, annesi Sıdıka Hanım’dır. İzmir idadisini bitirdi. Yedi yaşında amcası mevlevi şeyhi Nayi Emin Dede’den meşke başladı. Mevlevi Şeyhlerinden Nurettin Efendinin teşviki ile bestekârlığa başladı. 1892’den ölümüne kadar Hisar Camii imam-hatipliğini yürüttü. Musevi Santo Şikari, Tamburi Ali Efendi, Arif Efendi’den musiki dersleri aldı. Ama nota öğrenmedi.
Alaturka musiki vadisinde değerli eserler veren Rakım Elkutlu, temiz üsluplu, sağlam teknikli ve üstadâne yapılmış eserleriyle büyük bir bestekâr olduğunu ispatlamıştır. O’nun bestekârlığının altında medrese eğitimi yatmaktadır. O, kalbi ile gönlünü birleştirmeyi başarmış aydın bir ilahiyatçı idi. Mevleviliği muhiplik derecesinde kalan (Dede)’liğe yükselemeyen Rakım Hoca Rifai tarikatına da kıyaslanmıştı.
4 Aralık 1948’de yasinler okunarak, son nefesinde ism-i celal’i okuyarak Ahiret yolculuğuna çıktı.
Rakım Elkutlu Hoca’nın hafız olduğuna dair bir bilgi bulamadık ama O’nun ilahiyatçılığını ve elli altı yıl imam-hatiplik yaptığını da göz önünde bulundurarak hafız olma ihtimalinin yüksek olduğu kanaatine vardık. O’nun için bu büyük şahsiyeti de incelemekten kendimizi men edemedik.

HÂFIZ AHMED AVNİ KONUK
Türk bestekârı ve bilginidir. 1871’ de İstanbul’da doğdu. 1873’de doğdu. 1868’de doğdu. 1869’da doğdu. Musa Kazım Beyin oğludur. Annesi Fatma Zehra Hanımdır. 9-10 yaşlarında anne ve babasını kaybetti. Küçük yaşlarda hıfzını bitirdi. Galata Rüştiyesi ve Darûşşafaka Lisesini bitirdi.
Memurluk yaptı. 1930 yılında Posta İdaresi Genel Müdürlüğü Hukuk Müşaviri oldu. Kırk bir yıllık hizmetten sonra emekli oldu. Hafız Ahmed Avni Konuk’un vefatı Dr. Nazmi Özalp’e göre 6 Mart 1938, Öztuna’ya göre 19 Mart 1928’de İstanbul’da vuku bulduğu kaydedilmektedir. Merkezefendi mezarlığına defnedilmiştir.
Mutasavvıf, hafız-ı Kur’an, musikişinas, şair ve edip bir zât idi. İlk musiki hocası Zekai Dede’dir. Nota bilmezdi. Dilkeşide ve Bendi Hisar makamlarını icat etmiştir.
Ahmed Avni Bey’in en orijinal eseri 119 makamı, söz ve melodi halinde bir araya toplayan (Kâr-ı Natık) tır. Bestekâr aynı zamanda şeyh Muhiddin-i Arabi’nin Füsus’u ile Mevlana’nın Mesnevi’sini tercüme ve şerh etmiştir. Bu iki muazzam eser Konya Müzesi Kütüphanesindedir. Ayrıca 31 tane daha tasavvufi eserleri vardır.
Bestekârlıkta büyük iktidar göstermesini; çok eser bilişine, felsefe, edebiyat, riyaziye, tasavvuf gibi mevzularla iştigal edişine bağlamak gerekir.

HÂFIZ CEMALETTİN EFENDİ (ŞEYH)
Dini eserler bestekârıdır. 1871, İstanbul Kasımpaşa’da doğmuştur. Fatih Medresesi hocalarından Küçükpiyale Camii imamı Abdülkadir Efendi’nin oğludur. Deniz Rüştiyesini bitirdi. Beyazıt Medresesine devam etti. Farsça, Arapça öğrendi. 1891’de Hafız oldu. 1892’de babasının vefatı üzerine aynı camiye imamlığa getirildi. 1894’te Kadiri, 1895’te Rufai tarikatlarından hilafet aldı. 1910’da Bayrami tarikatının Paşmakçı dergahına şeyh oldu. Uşşakî ve başka tarikat tekkelerinde zakirbaşılık yaptı. Zekai Dede başta olmak üzere başka hocalardan dini musiki meşk etti. 1937’de vefat etti. Kasımpaşa’da Kulaksız mezarlığına gömüldü. Sadettin Kaynak, Kemal Batanay, Sadi Hoşses gibi üstadları yetiş-tirdi.
Şevki Dede, Şeyh Arif Dede’lerden musiki meşk etti. Kuvvetli bir hafızası ve zengin bir repertuarı vardır. Bestelediği eserlerden zamanımıza ancak iki ilahisi ulaşmıştır. Sesinin güzelliği ve musiki bilgisiyle zamanın önemli musikişinasları arasında yer almıştır.
HÂFIZ FEHMİ EFENDİ
Türk hafızıdır. 1891 İstanbul Üsküdar’da doğmuştur. Son asrın en iyi Kur’an okuyucularından. Babası Süleymaniye, Selimiye, Müderrislerinden Hafız İsmail Hakkı Efendi, Annesi Hoca Sabri Efendinin kızı Mevhibe Hanım’dır. Hafızlığa dedesi Sabri Efendi’den başladı. Ve Hoca Osman Efendi’den icazet aldı. Valide medresesinde okudu. İmtihanla Selimiye Camii imamı oldu. Öğretmenlik yaptı. Hayli hafız yetiştirdi. 20.2.1942‘de öldü. Kalabalık cemaatle Karacaahmed’e defnedildi.
Dini musikiye vakıf idi. Bestekârlıkla uğraşmadı. Çok eser bilirdi. Musiki öğretmekle yetindi.
Sabri Efendi’den kıraat, aşere, takrib öğrendi. Kat’iyyen tasannu yapmaz. Vecd ve müessir bir eda ile Kur’an okurdu.

HÂFIZ İHSAN BEY (HATTAT)
Türk hattatı ve müzisyenidir. 1871 İstanbul’da doğmuştur. Mehmed Cemil Bey’in oğludur. Gülhane Askeri Mektebini bitirdi. Hafız oldu. Orman Mektebini bitirdi. Memurluk yaptı. Reisulhattatin Kamil Efendi’den sülüs, celi ve nesih öğrendi. Hafız Tevfik ,Hafız Yusuf, Hacı Faik Bey ve Bolahenk Nuri Bey’den musiki meşk etti. 66 yaşında 20-11-1937’de felçten öldü.
Hanende idi. Şarkılar bestelemiştir. Bunların içinde güfteleri İbn’ul-emin Mahmut Kemal İnal’a ait olanlar da vardır.

HÂFIZ SAMİ EFENDİ Türk ses virtüözü ve hafızıdır. 1874’de Filibe’de doğmuştur. Hacı Ali Efendi ve Zatiye Hanımın oğludur. 4 yaşında İstanbul’a geldi. 12 yaşında Reisu’l–Kurra Hacı Hasan Efendi’den hıfzını tamamladı. Eğinli Rahmi, İdris ve Hacı Abdüş Efendilerden Fatih Medresesinde medrese tahsili gördü. 34 yaşında yüksek medrese diploması aldı. Çeşitli camilerde imamlık yaptı. Sultan Reşad’ın Hün-kar baş imamlığını kabul etmedi.
Musikiyi Bolahenk Nuri Bey, Enderuni Hafız Yusuf, Bestenigâr Ziya Bey, Çarşambalı Cemal Efendi, Şeyh Hacı Edhem Efendi ve Hacı Kirami Efendi’den öğrendi. Musikide özellikle modülasyon (geçki) tekniğini ustalıkla kullanan güçlü bir hafız ve gazelhandır. Ülkede kendini tanıtmıştır. Kendisinden sonra gelen hafızları ve gazelhanları etkilemiştir. Sabah ezanlarını dinlemek için halk özellikle O’nun camisine akın edermiş.
Bir ruh hastalığına yakalandı ve tedaviler sonuç vermedi. 26 Nisan 1943‘te ablası ile doktora giderken Nişancı caddesinde vefat etti. Cenazesi Edirnekapı’da Şair Baki’nin yanına defnedildi.
Pek çok plak doldurmuştur. Hayatında daima saygı ve sevgi görmüştür.
Kusursuz okuyuşu, tiz ve pes perdelerdeki başarısı aşıkhane söyleyişi ile efsaneleşti. Fonograf silindirlere (kovanlara) ve 78 devirli plaklara gazel, şarkı okudu. Zonophone, Odeon firmaları için elliye yakın plak yaptı.
Hafız Sami’nin, on yıl kadar Fatih camiinde Hünkâr mahfilinin altında öğle ile ikindi arasında okuduğu mukabeleleri meşhurdur. Kaynaklarda onun kıraatı esnasında cezbe ile kendinden geçen dinleyicilerin coşkulu feryatlarının kubbelerde yankılandığı belirtilir. Hafız Sami, Kur’an tilavetinde tecvide son derece dikkat eder ve lüzumsuz nağmelerden kaçınırdı.
Üç oktav üzerinde istediği rahatlıkla okuyabilen, meyan içinde meyan göstererek seyreden icraları, onun muhteşem bir sese sahip olduğunu ve sesinin genişliğini gösterir. Çoğunlukla mansur akordunun (beş ses) tiz nevası üzerinde okurdu. Hicazkar makamında ve sözleri Şeyh Esad Erbili’ye ait “Tecellay-ı cemalinden habibim nevbahar-ı ateş“ mısrasıyla başlayan eser, onun en çok okuduğu. Kaside olarak bilinir.

HÂFIZ ALİM EFENDİ (MANİSALI - MÜFTÜ )
Ahmed Alim Efendi 1874’te Manisa’da doğmuştur. Babası Müderris Arif Efendidir. Çağının ilim adamlarından kendini yetiştirmiştir. Uzun yıllar müftülük yaptı ve çeşitli eserler vermiştir. Şiirlerinde dini ve ladini eserler verdiğine göre besteleri de aynı doğrultudadır.
Cemiyet-i İslâmiye’nin başına getirildi. Bu cemiyet, yunan zulmünü belgeleyerek İzmir’deki yabancı konsolosluklara bildirir ve protesto ederdi. Bu durum Alim Efendi’nin idama mahkum edilmesine neden oldu. İstanbul’a kaçarak bir dostunun evine gizlendi. Çalışmalarını sürdürdü. Saraçhane’de bir helvacı dükkanı açarak hayatını kazanmaya çalıştı.
Kurtuluş savaşından sonra tekrar Manisa’ya geldi. Ankara hükümetinin teklif ettiği başka görevleri kabul etmeyerek eski görevi olan Manisa müftülüğününe devam etti. Yaptıklarına karşılık “İstiklâl Madalyası“ verildi. Manisa Mevlevihanesine devam ederek musiki bilgisini, ney çalmasını ilerletti. Batı ve hamparsum notası öğrendi. Şiirlerinde dini ve dindışı duyguları dile getirmiştir. İyi bir bestekardır. Bunlar on beş beyitlik Hicaz Kâr-ı Natık, iki murabba, ağır semai ve birkaç ilahidir. Bunların sözleri de kendisine aittir. 13 Aralık 1930’da vefat etti. Mezar taşında “Manisa müftüsü iken 13.12.1930‘da ölen hafız, bestekâr, ve şair Ahmed Alim Efendi ruhuna fatiha“ kitabesi yazılıdır.

HÂFIZ HAYRETTİN BİLGEN
İstanbullu’dur. 1875’te Aksaray Taşkasap’ta doğmuştur. Dayısı Şeyhzâdebaşı Camii Hatibi Hacı Hafız Mehmed Emin’den hafızlığını ikmal etti. Hafız Ali Şerif Efendiden kıraat-ı seb’a ve aşere-takrib okudu. Zekai Dede, Bolahenk Nuri Bey, Hacı Kirami Bey, Eyüplü Hafız Ali’den dini ve lâdini musiki meşk etti. Yeni Camii imamlığı yaptı. İrticalen okuduğu hutbeleriyle tanınmıştır.

HÂFIZ AHMED HAMDİ YAVUZ
1878’de doğdu. Devrin kıraat mütehassıslarındandır. Sultan Selim Camii baş imamı Varna’lı Hoca’nın oğludur. On bir yaşında babasından hafızlığını ikmal etti. Tokatlı Hoca Ali Sabri Efendiden Kur’an talim etti. Filibeli hoca Arif Efendi ve Tevfik Efendiden hat öğrendi. Musikiyi Hünkar müezzinlerinden Hafız Tevfik Bey’den meşk etti.
Hafız Ahmed Hamdi Yavuz hem Sultan Selim Camii başimamı ve hatibi hem de Kılıçalipaşa Camisinin başimamı ve hatibidir. Aynı zamanda Şeyhü’l-Kurrâ’dır. Değerli Hafız ramazanlarda “hatm” ile teravih namazı kıldırmakla da tanınmıştır.


HÂFIZ MUHYEDDİN TANIK
1878’de Üsküdar’da doğmuştur. Son devrin değerli mevlithanlarındandır. Babası Hacı Hafız Mehmed Veysi, Hayreddin Çavuş Mahallesi imamıdır. Hafız Muhyeddin, Mızıkay-ı Hümayüna alındı. Osmanlı Hanedanının son müezzinbaşısı Hafız Muhyeddin’dir. Atatürk’ün ilk Reis-i Cumhurluğu zamanında altı ay kadar hizmet ettikten sonra tekaüde sevk edildi. İlk musiki hocası Enderunlu Hafız Tevfik Bey’dir. Sonra müezzinbaşı Hafız İsmail Hakkı, Sersazende notacı Hakkı Bey, Santuri Hilmi Beylerden şarkı ve ilâhi meşk etti.

HAFIZ CEMAL EFENDİ
İstanbul’da doğdu ve orada yaşadı. Doğum yılı 1880’dir. Babası Aksaray Valide Camii başmüezzini “Nalıncı hafız”dır. 11 mayıs 1946’da vefat etti.
Ezan okumakla emsalsiz bir müzisyen. Mevlid ve gazeli de iyi okurdu. Aksaray’da Pertevniyal Valide Sultan Camii başmüezzini idi. Genç yaşta öldü. Bilinen en iyi ezan okuyucusudur.
Tabii bir ses güzelliğine sahiptir. Asıl şöhreti tiz perdelerden okuduğu ezanlardır. Arkadaşı musikişinas Ali Rıza Sağman O’na “ Bilal-i Sani” der. Hafız Cemal ezan okumaya başlayınca bütün muhit vecd içinde titrer, evler, yollar, meydan mutlak bir sukut içinde kalırdı. Süleymaniye Camii müezzinleriyle karşılıklı okuduğu sabah ezanları da meşhurdur.
__________________
Türk Musikisi Enstrümanları
Kanun:
*Kanunun Tarih İçindeki Gelişimi:
“Kânun”un bazı kaynaklara göre büyük Türk bilginlerinden FARABİ (870-950) tarafından icat edildiği söylenmektedir, aynı kaynaklar FARABİ’nin “Kânun”üzerinde çeşitli değişiklikler yaptığını da öne sürmektedir.
*Kanunun Yapısı:
Türk sanat müziğinde kullanılan profesyonel kanun 26 perdeli olup her perdeye üçer tane tel takıldığı hesaplanırsa toplam 78 tellidir. Bu tellerin kalınlığı yukarıdan aşağı doğru;
0.60 mm. 0.70 mm. 0.80 mm. 0.90 mm.
1.00 mm. 1.10 mm. 1.20 mm. çapındadır.
*Kanunda Ses Frekans Analizi:
Kanun sazı bilindiği gibi mızrapla çalınan bir sazdır ve kullanılan mızrapların eninin çıkan sesin tınısı üzerinde doğrudan bir etkisi vardır. Çalma esnasında telin bir noktadan uyarılmakta olmasından dolayı uyarılma noktası, yani mızrabın eni boyunca duran dalga oluşumunu temin eden hiçbir düğüm oluşmaz ve böylece çıkan sesteki harmonik sayısı azalır.
Keman:
Keman'ın ilk kez nerede yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte , ortaçağda İngiltere'de Fiddle , Almanya'da Fiedel İtalya'da Lira da Braci , Fransa'da Viel adlarıyla kullanılan yaylı çalgılar Keman'ın atası sayılır. Lavignac , Keman'ın Türklerin Kemençe'i guz (Oğuz Kemençesinden)alındığını yazar.
Kemençe:
Kemençe kelimesi, yayla çalınan sazların, Farsça 'yay' anlamındaki keman kelimesinden türemiş ortak adıdır. Arapların rebab dediği bu türe eski Türkler 'oklu' anlamında "ıklığ" diyorlardı ki bütün yaylı sazların en kıdemli atasıdır
Lavta:
Lâvta Arapça lût, Fransızca luth, İngilizce lute, Almanca laute, İtalyanca luito, İspanyolca port laud adları ile bilinmektedir. Roma ve yunan'da ilkel şeklinin adları ise Tesdudo ve Chelys'dir. Osmanlılar da ise lâvta ismiyle adlandırılmıştır.
Ney:
Sümerce’ den Farsça’ ya geçen “ nâ ” veya “ nay ”, kamış, kargı anlamlarına da gelen bu çalgının en eski adıdır. Arap toplumunda üflemeli çalgıların hemen tümü için kullanılan “ mizmâr ” sözcüğü, (nefes borusu, ses organı anlamında) ney için de kullanılmıştır
Santur:

Bu saz Tevrat’ta “Psanterin “ olarak geçer. Büyük ihtimalle Santur sözcüğü bundan türemiştir. İbranilerin çalgısı olup 11 ci yüzyıldan sonra Avrupa’ya yayılmıştır.Mısır’da ikişer çelik telli, İran’da ise dörder adet pirinç telli olarak kullanılmaktadır.
Tanbur:

Herşeyden önce sazın adı bazı sözlüklerin yazdığı gibi Tambur değildir; ağzımızdan böyle çıksa bile, aslı Sümerce 'Pantur'dan bozulma 'Tunbur' olduğu için, N ile yazılma zarureti vardır. Esasen bu zarafette bir sazın -yeğeni Ud için de söz konusu olduğu gibi- Türklerin elinden çıkmış olması tabiidir, zira Türkler dışında hiçbir müzik kültüründe böyle bir saz yoktur. İleride konu edeceğimiz Ud gibi özbeöz Türk KOPUZ ailesinin mensubu olan Tanbur; 30-35 cm çapında bir kürenin ortaya yakın kısmından kesilip küçük tarafı alınmış izlenimini veren bir kalıp üzerine dilim'lerle işlenen (kuyruk denen dip tarafında bazen hafifçe sivrileşen) tekne'si; bu tekneye dip takozu ile bağlanan 100-110 cm uzunluğunda D kesitli ince bir sapı vardır.
Ud:

Ud kelimesinin aslı Arapça dır: "sarısabır veya ödağacı" anlamındaki "el-oud'dan gelir. Baştaki 'el'- kelimesinin, bazı dillerde olup bazılarında olmayan harf-i tarif (belirgin tanım edatı) olduğunu bilen Türkler bu edatı atmış, geriye kalan 'oud' ('eyn, waw, dal) kelimesini de -gırtlak yapıları 'eyn'e uygun olmadığı için- "ud" şekline sokmuşlardır
Müzikte çalgı , istisnâi birkaç form dışında, Ses Müziğinin vazgeçilmez eşlik unsuru ve başlıbaşına bir Müzik türü olarak çifte fonksiyona sahiptir .Türklerin Hun'lardan beri her iki fonksiyonuyla da kullandıkları mûsikî aletleri, İslamiyetten sonra bir din adamlarının etkisiyle Mehterhâne, Enderûn ve sazın serbest oldugu tekkelerle şuurlu din adamlarının koruması sayesinde kurtulabilmiştir.

Osmarılı mûsikîsi formları ile çalgıları arasında, çağlara göre eskilerinin gözden düşüp yenilerinin moda olması şeklinde bir kader birliği görülür .Osmanlı klâsik ve halk mûsikîsinde kullanılan bütün telli/saplı çalgıların atası olan Kopuz'un ömrü 18.yy'a kadar devam edebilmiş, 10 ila 16. yy. arası çok revaçta olan Ud yerini --l9.yy. sonunda yeniden almak üzere-- 1 7 .YY .dan itibaren Tanbur'a bırakmış, tarihi Türk harpi Çeng'le, Türk pan flütü Miskal 19.yy, Santur ise 20. yy .da artık kullanılmaz olmuşlardır .Önce viola d'amore şeklinde Sinekemanı adı ile Batıdan gelen Keman, daha sonra Viyola, Viyolonsel ve Kontrbas ile, önceleri Köçekçe ve Tavşanca adı verilen saray rakslarının eşlik sazı olan Kemençe ve Lavta 20. yy.da klasik mûsikîye de girmiş; Kaşık'la Zilli Maşa'nın halk oyunlarında yaşamasına mukabil, Çalpara da denen Çengi Çubuğu, Köçekçe ve Tavşanca'larla3 birlikte tarihe karışmıştır. Osmanlı mûsikîsinde kullanılmış olan çalgıların sayısı da, çeşitli çalgıların kaynaklarına göre değişiklik -daha doğrusu artış- göstermiştir: II. Murad çağı yazan Şükrullah sadece 9. Lâdikli 18, Kâtib Çelebi 19 çalgılık liste verirlerken, yazarlığı yanında çok iyi bir Müzisyen olan Evliya Çelebi, çoğunun tarifini de verdiği 76 çalgı adı zikretmiştir.4

Mûsikî aletleri bilimi demek olan Organoloji'de çalgılar,hangi Müzik söz konusu olursa olsun, bu sanatın insanla birlikte doğuşundan bu yana geçirdiği merhaleler gözönüne alınarak, vurmalı çalgılar, nefesli çalgılar ve telli çalgılar sırası içinde incelenmektedir .'Ritm sazlar'da denen vurmalılar, kendi aralarında ayrıca: tahtalar, zilliler ve derililer olarak üçe ayrılmakta: nefesli ve telli çalgılar -ritm çalgılarına paralel- 'melodi çalgıları' adını almakta, nefesliler 'dilli' ve 'dilsiz', telliler de 'mızraplı' ve 'yaylı' alt başlıklarına göre sınıflandırılmaktadır .Bir başka tasnif şekli de çalgıları yine vurmalı-nefesli-telli düzeni içinde bu defa kullanılış alanlarına (fonksiyonlarına) göre gruplamaktır: Askeri Müzik çalgıları, Dînî Müzik çalgıları, Halk Müziği çalgıları, Klâsik Müzik çalgıları ve Eğlence Müziği çalgıları. Biz burada. Osmanlı mûsikîsinin çeşitli türlerinde kullanılan çalgıları, kullanılma alanlarını birleştirerek, vurmalı-nefesli-telli (mızraplı-yaylı) sırasına göre toplu olarak sınıflandıracağız .

A. Vurmalı Sazlar

1) Tahtalar
Çevgân
(Askeri Müzik)
Kaşık
(Halk Oyunları)
Çalpara veya Çengi Çubuğu
(Köçekçe ve Tavşanca'larda)
2) Zilliler
Zil (Halile) (Tekke Müziği)
Mehter Zili (Askeri Müzik)
Hitit Sistrumu (Askeri Müzik.)
Zilli Maşa (Halk oyunları)
Parmak Zili (Eski ve yeni Raks Müziği)
3) Derililer
Kös Askeri Müzik
Davul Askeri ve Halk Müziği
Nakkare Askeri Müzik
Kudüm Tasavvuf ve Klâsik Müzik
Dâire5 Klâsik Müzik
Def Fasıl Müziği
Bendir6 Tasavvuf Müziği
Nevbe Tasavvuf Müziği
Darbuka7 Oyun havaları
4) Fırınlanmışlar
Cam Bardaklar Oyun Müziği
Kâseler Oyun Müziği
Fincanlar Oyun Müziği

B.Nefesli Sazlar
1) Dilliler
Zurna Askeri ve Halk Müziği
Mey Halk Müziği
Kaval Halk Müziği
Tulum Halk Müziği
Sipsi Halk Müziği
Çifte Halk Müziği
Arğul Halk Müziği
Düdük Halk Müziği
2) Dilsizler
Nefir Askeri Müzik
Kaval Halk Müziği
Ney Klâsik ve Tasavvuf Müziği
Girift Klâsik Müzik
Miskal Klâsik Müzik
Pîşe Klâsik Müzik
Mû Klâsik Müzik
Kara kamış Klâsik Müzik
Komuz Oyun Müziği
Garmon Mızıka ve Oyun Müziği
Hokkabaz Borusu Eğlence Müziği
Mizmar Klâsik Müzik

C. Telli Sazlar
1) Yaylılar
Iklığ Halk Müziği
Sînekeman8 Klâsik Müzik
Keman Klâsik Müzik
Rebab Tasavvuf Müziği
Klâsik Kemençe Klâsik Müzik
Karadeniz Kemençesi Halk Müziği
Ağaç Kemane Halk Müziği
Yaylı Tanbur Klâsik Müzik
Kabak Kemane Halk Müziği
2)Mızraplılar
Kopuz Askeri ve Halk Müziği
Kolca Kopuz Halk Müziği
Lâvta Oyun Müziği
Çeng ( Mugni) Klasik Müzik
Tanbur Klasik Müzik
Ud Klâsik ve halk Müziği
Kanun Klâsik ve halk Müziği
Santur Klâsik Müzik
Saz Ailesi
Cura Halk Müziği
Cura-Bağlama Halk Müziği
Bağlama Halk Müziği
Tanbura Halk Müziği
Dîvan (Meydan) sazı
Halk Müziği
Tar Ailesi
Dombra Halk Müziği
Dotar Halk Müziği
Setar Halk Müziği
Asya Türkleri Müziği Çalgıları

Balaban (MEY) Halk Müziği
Gubuz Halk Müziği
Koray Halk Müziği
Sıbızgı Halk Müziği
Mazhar Halk Müziği
Gıçek Halk Müziği
Kılkopuz Halk Müziği
Rubab Halk Müziği
Nay Halk Müziği
Kemença Halk Müziği

Mûsikîdeki Gâye Nedir?
Tasavvuf ehli mûsikîyi Cenab-ı Hakk’a ulaşma yolunda, aşk yolunda bir araç olarak görmüşlerdir. Zîrâ mûsikî âhenkli, ölçülü nağmelerle rûhu gıdâlandırmakta, yakıcı nağmeleriyle, zâten yanmakta olan gönlün aşkını kat kat artırmaktadır.
Peki her gönül mûsikî ile aşk içinde coşmakta mıdır? Mûsikî başka gâyelerle de kullanılmaktadır. O halde nasıl olacak? İşte asıl mühim olan kısım budur. Hz. Pîr Mesnevîsinin üçüncü beytinde:
“İştiyâk derdini anlatabilmem için ayrılık acılarıyla şerha şerha olmuş bir kalb isterim” buyuruyor.
Yani dinleyicide bu derd bu iştiyak yoksa onun dinlediği mûsikî maddî bir zevkten öteye gitmez. Bu iştiyâkın ne olduğunu da Mesnevî’nin ilk beytinde neyin dilinden anlatarak açıklıyor:
“Dinle bu ney neler şikâyet ediyor, ayrılıklardan nasıl hikâyet ediyor?”
Burada kastedilenin neyin insân-ı kâmil olduğunu biliyoruz. İnsân-ı Kâmilin devamlı ayrıldığı yerden yani Cenâb-ı Hakk’ın katına olan hasretinden bahsetmesini, şeklen dünyada kalmakla beraber rûhen Cenâb-ı Hakk’ın haremgâhına ulaşabilme ilmini insanlara anlatmasını neyin yakıcı nağmelerine benzetmesi mânidardır. Aslında ney ve diğer mûsiki aletleri hepsi bir yerlerden kopmuş gelmiş (vatan-ı aslîlerinden) ve onu icrâ edenin kabiliyetince bir şeylerden bahsetmektedir. Hz. Mevlânâ Dîvân-ı Kebîrindeki bir gazelinde:
“Hiç biliyor musun? Rebâb ne diyor, gözyaşlarıyla yanıp kavrulmuş ciğerlere ne söylüyor?
Diyor ki etinden uzak düşmüş bir deriyim ben, nasıl ağlamayayım, nasıl dertlenmeyeyim ayrılıktan?
Rebâbın şu dosdoğru sesi, ister Türk olsun, ister Rum ülkesinden, ister Arap; âşıksa onun dilincedir, onun dilidir”.
Bu bahsedilen şeyler bu sesler mutasavvıslarca ilm-i ilâhî, aşk-ı ilâhî, iştiyâk-ı ilâhî, zevk ve neş’e-i ilâhî olmaktadır. Dolayısıyla yukarıda bahsedilen aşk ateşini idrâk eden, aşk acısıyla parça parça olmuş bir kalbe, aynı şekilde vatan-ı aslîlerinden alınarak yapılmış olan sazlarla icrâ edilen bir mûsikînin tesiri tabii ki bu ateşi kuvvetlendirecek, Allah’a ulaşma yolunda istidâdı olan bir kişinin gönlünü güzel nağmeleriyle daha da coşturacak, belki de yolunun kısalmasına vesile olacaktır. Aşk yolunda yanmakta olan gönülle güzel nağmelerle inleyen bir saz, aynı dilden konuşan gönüllerin bir araya gelerek sohbet etmesi gibidir. Dert ortağı birbiriyle sohbet ettikçe rahatlarlar ve dertleri, aşkları daha da kuvvetlenir. Demek ki bu açıdan mûsikî lüzumludur. Onun için bir çok tarîkde mûsikîye yer verilmiştir. Aşk yolunda bir vasıta olarak kullanılmıştır. Şu rubâî de Hz. Pîr’in:
“Bu rebâbın sesi neler söylüyor bilir misin? Arkamdan gel de yolu öğren diyor. Çünkü yanlış yoldan gider, doğru yöne çıkarsın; soru yoluna gider cevap yönüne varırsın”.
Mûsikînin Meşrûluğu
Ama bilhassa günümüzde zevk, sefâ, eğlence vâsıtası olarak kullanılan mûsikî nasıl olur da insanı Allah’a yaklaştıran bir vâsıta olur?
“Hep hoş olan şey, nefsin sevdiği şeyler dince yasak edilmiştir. Çünkü hoşa giden şeyler, ârif olmayan kişileri, mânâ âlemine, o hoşluk diyârına doğru yönelmeye kılavuz olamazlar… Yoksa, gerçekte şarap, mûsikî, çeng, güzel yüz, semâ’ olgun kişilere helâldir, bilgisiz halka haramdır”.
Bu rubâide de yukarıda şerha şerha olmuş bir kalb istenmesi gibi mûsikîden aşk yolunda müsbet netice alınabilmesi için olgun bir kalb gerektiği ifâde edilmektedir. Zîrâ ilâhî neşveyi hissedemeyen bir kalbin mûsikîden sadece eğlence vasıtası olarak etkileneceği kaçınılmazdır. Mûsikîyi günün örneklerine bakarak sadece bir eğlence vâsıtası zannedenlerin, bu veya başka sebeplerle Hazret-i Mevlânâ’ya da bu mûsikî neşvesini yakıştıramamaları ve Hz. Mevlânâ için “hâşâ o ney ve düdük çalmamıştır, oynayıp raksedip hoplayıp zıplamamıştır” demeleri (semâyı kasdediyorlar) normaldir.
“Semâı her andıkça gönül deryasında dalgalar şahlanır. Her gönül semâı seyretmeye lâyık değildir. Gönüller denizine eren mutlulardır ki bu bâdeden coşar ve semâın hakkını verirler”.
Mûsikî bir nîmettir. Nasıl ki bütün ni’metlerin doğru şekilde kullanılması gerekiyor, mûsikînin de hüsn-i isti’mâli yani güzel şekilde kullanılması gerekir. O da yukarıdaki gâyeye uygun şekilde hareket etmekle olur. Dolayısıyla icrâcıların mûsikînin bu gâyesinin idrâkinde olmaları onların sanatkârlık kudretlerini de belirleyecektir.
“Yüsebbihu li’llâhi mâ fi’s semâvâti ve’l ard. (Yerde ve gökde ne varsa hepsi Allah’ı zikretmektedirler)”.
Kâinatta bütün cisimlerin hareket halinde olduğunu ve bu hareketin de dönmek şeklinde olduğunu biliyoruz. Neyzenin nefesinin neye temasının, yayın ve mızrabın rebab, tanbur veya diğer sazların teline dokunuşuyla oluşan titreşimin hep bu hareketlerle olduğunu ve bu titreşimi yaradanın da Cenâb-ı Hakk olduğunu da bilirsek her şeyin Cenâb-ı Allah’ın yarattığı hareketlerle Cenâb-ı Allah’ı zikrettiğini idrâk etmek zor olmaz.
Mûsikî âletleri Cenâb-ı Allah’ı mı zikretmektedir? Dinlemesini bilene göre evet. Şâir öyle buyuruyor:
Sôfî hele gel meclise dinle bu sâzı
Gör nic’olur tellerin Allâh’a niyâzı.
Her şeyin Cenâb-ı Hakk’ı zikrettiğini bilen olgun bir kalbin bütün yaratılanlara yaklaşımı da bu idrâkledir. Dolayısıyla güzel sesler onlara duymak istediklerini duyurur. Selâhaddîn Zerkûbî’nin kuyumcu atölyesindeki çekiç sesleri Hz. Mevlânâ’ya duymak istediği ses oluvermiştir. O darbelerdeki ritm ve âhenk, ona rebâbın mızrab, kudûmün de zahme darbeleri gibi gelmiş ve onunla semâ etmiştir. Zîrâ Allah âşıkları mûsikîyi “Bezm-i elest”deki Cenâb-ı Hak’kın hitâbının güzelliğini, âhengini aramak olarak görmüşler, bu anlayıştaki sanatkârlar da ölümsüz eserler meydana getirmişlerdir. Tıpkı;
Alalı sırrı ezelden tutuşur bağrı yanar
Ayrılıklarda yananlar acaba neyle kanar?
“Erinî” derken o cânâna hep eczâsı kanar
Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!
diyen Yaman Dede gibi.
Hz. Mevlânâ’nın Mesnevîsine “dinle” hitâbı ile başlayarak seslerin, özellikle mûsikînin dinlenilmesi ve feyz alınması gereken bir unsur olduğunu vurgulaması ve bunu da mûsikî âleti olan neyin dilinden yapması oldukça önemlidir. İnsân-ı Kâmil ile neyi birbirine benzetmektedir. Verdiğimiz örneklerde de görüldüğü gibi mûsikî ve semâ’ı ilâhî aşkın bir sembolü olarak zikretmiştir.
http://www.mutriban.com/
Hazret-i Mevlânâ Mûsikî Biliyor muydu?
Belirttiğimiz gibi Hazret-i Mevlânâ sık sık güzel ses ve mûsikîden, semâdan bahsederken verdiği örneklerle sanki mûsikî ile alâkalı mevzulara vâkıf gibidir. Ondan güzel sesin semâın maksadına ulaşmasına vesile olan bir unsur olduğunu öğreniyoruz.
Bir gazelinde:
“Üç telli sazı çal. Ben birliğe ulaştım. İkilikte bulunma, ya rehâvî perdesinden çal, ya kurtuluş perdesinden ezgiler söyle”
“Senin zîr, bem (tiz ve pes) perdelerin olmasa, o perdelere vurmasan gamlara dalıyoruz; neyde nevâ makâmını bul da şu sesi üfür: Feryat sessizlikten, nağmesizlikten”.
“Irak makâmındaki ezgi, bu ayrılığın dermânıdır; sen söz söylemeden gönlü alır, götürürsün, fakat nereye götürürsün, nereye kadar iletirsin?”
“Ey padişahların bildiği, tanıdığı güzel, canımızı ısfahân perdesinden okşa, âşinâlık yoluyla sor hâlimizi hatırımızı”.
“Sarhoş dostların meclisine zengûle makâmından ezgiler düzerek git, işi sonuna getir, niceyedir bu vesvese bu ağır davranış?”
Doğru sözlü, doğru işli dostsan rast makâmından çal ki hicaza gelesin.
Uşşâkı hüseynî perdesinden topla, bûselik, mâye perdeleriyle gönüller aç”.
“Senden dügâh istiyorlar, sen çârgâhtan söyle; sen bu yerin bu yurdun mumusun, ışığısın, a güzelim. Ne de hoş çalmadasın, ne de hoş söylemede”.
Bu gazelinde rehâvî, nevâ, ırak, ısfahân, zengûle gibi makamlardan bahsetmesi ve bu makamların tesirlerine uygun olabilecek sıfatlarını da zikretmesi ilginçtir. Isfahan makamının okşayıcılığı, ırak makamını makam çeşnisi özelliği itibâriyle başlangıç ve karar perdeleri arasındaki uzaklığı gibi.
Ayrıca herhangi bir makâmı değil de zengûle makâmını yakıcılığı dolayısıyla aşk sarhoşu olanların meclisine lâyık görmesi hoştur.
Mûsikî ilmine vâkıf olanlarca mâl’umdur ki hicaz makâmı çeşnisinin üzerinde rast makâmı çeşnisi vardır. Yani biz bunu “hicaz makâmının güçlüsü üzerinde rast çeşnisi vardır” şeklinde ifâde ederiz. (Makamlar iki veya daha fazla makam çeşnilerinden oluşur. Güçlü perdesi makamların seyrinin orta bölgeleridir ki makama göre değişebilir ve iki farklı çeşninin birleştiği perdedir.) Makamın seyrine de güçlü perdesi civarından başlanır. Yani güçlü perdesi üzerindeki rast çeşnisi icrâ edilerek başlanır. Daha sonra aşağı perdelerde seyr edilerek hicaz çeşnisiyle karar edilir. Yani önce rast sonra kararda hicaz. Hazret-i P’îr’in “Rast makâmından çal ki hicaza gelesin” demesi sadece bir tesâdüf müdür?
Yine uşşâk makâmıyla başlayıp, çok yakın ilişkisi olan hüseynî makâmını, oradan da hüseynî makâmı ile güçlü perdeleri aynı olan bûselik makâmını, ve geçkisi çok kolay olan mâye makâmını bu sırayla zikretmesi de dikkate değerdir.
“Senden dügâh istiyorlar, sen çârgâhtan söyle” derken, dügâh makâmının içinde çârgâh makâmının çeşnisinin olduğunu bilmiyor muydu acaba?
Hz. Mevlânâ ney üflemiş midir üflememiş midir, rebab çalmış mıdır çalmamış mıdır diye tartışmak bir yana, bütün bu örnekler Hz. Mevlânâ’nın en az mûsikîden anlayan bir mûsikîşinas kadar makam , ses ve müzik aleti bilgisi olduğunu göstermektedir. O’nun bunları bilmesi için mûsikî nazariyatı tahsil etmiş olması da gerekmez zaten. Çünkü o mûsikîyi icrâ etmek için değil, aşk yolunda kullanmak için bilmektedir.
Mevlevilik’teki Durum
Hazret-i Mevlânâ’nın mûsikî ve semâya verdiği bu önem, O’nun meşrebini devam ettiren Mevlevîlikte mûsikînin bir medenîyet haline gelmesine vesile olmuştur. Allah’ı zikretmek olan semâ’ı mûsikî eşliğinde icrâ etmişler bir çok makamdan Mevlevî Âyinleri bestelemişlerdir. Mevlevî Âyinleri ilâhî aşk yolunu son mertebesine kadar sembolize eden semâ’a uygun olarak, dört bölüm şeklinde düzenlenmiştir (şerîat, tarîkat, hakîkat ve ma’rifet). Bu merâsime “Mevlevî Mukâbelesi” denir. Mevlevîlikte zikrin mûsikiyle bu şekilde iç içe olması Hazret-i Mevlânâ’nın mûsikîye verdiği önem sebebiyledir. Yukarıda bahsettiğimiz üzere İlâhî zevki ateşleyen ve rûhu terbiye eden bir unsur olarak, zikir esnâsında kullanılmıştır. Mevlevîlerin mûsikîyi kullanmış olan diğer tarîklerden farkı, mûsikîyi çeşitli hareketler ve ifâdelerle zenginleştirmişler, mûsikî ve semâ’daki her unsura bir anlam yüklemişler, bilhassa ney, rebâb ve kudûm Mevlevî tekkelerinin en önemli sazları olmuştur. Bilinen bir çok şeyh bu sazların icrâcısıdır. Mûsikî tarihimizdeki bir çok büyük mûsikîşinâslar ve bazı ekol olmuş büyük bestekârlar da, ya mevlevî şeyhleri, ya mevlevî veya mevlevî muhibbi olarak bilinmektedir.

ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009