Hz. Mevlâna’nın Kader Anlayışı;Kötülükler Niçin Yaratıldı?

 

Hz. Mevlâna Fîhi Mâfîh'te önemli konularda söz söylerken kader konusuna da değinir ve önemli açıklamalarda bulunur. Ona göre Levh-i Mahfuz vardır. O takdir ve tedbir konusunu anlatırken kulun takdiri, yani kaderini bilemeyeceğini, ama tedbiri elden bırakmamasını öğütler. Hz. Mevlana'ya göre kader suçlanamaz, suçların mercii gibi görülemez ve insanın iradesini engellemez. Onun için insan “kaderimde ne varsa o olur” deyip çalışmayı bırakmamalıdır. Hz. Meryem de böyle yapmamıştır.

O kaderin varlığını kabul ederken, ayrıca onun asla değişmeyeceğini de söyler. Yine ona göre, insana gelen bazı zahmet ve musibetlerin asıl sebebi, kaderin adaleti olabilir. O ayrıca bir yerde kendini su üzerinde yüzen kâseye benzetir ve kader üzerinde yüzülen suya benzer ve olanlar ve olacaklar hep onun içindedir. Onun bütün bu açıklamaları kadere inandığını ve onu bir iman esası olarak kabul ettiğini gösterir.

Kader konusunda söz söylerken onun en çok üzerinde durduğu konu şerlerin/kötülüklerin yaratılmasıdır.

O bu konudaki açıklamalarında sanki aşağıdaki soruların cevaplarını vermeye çalışır:

“Kul fiillerinin Halikı mıdır?”

“Allah şerleri, kötülükleri, günahları ve pislikleri yaratır mı?”

“O'nun şerleri ve kötülükleri yaratması, şer ve şerre razı olmak değil midir? O şerre razı olur mu?”

“Şeytan niye yaratıldı? O olmasa insanlar günahı istemez ve günah işlemezlerdi.”

“Günahlar niye yaratıldı?”

“Günahları isteyen ve emreden nefis niye var, o günahları istemese, biz de irademizle günahları istemez ve günah işlemezdik?”

“Küfür (inançsızlık) niye var?”

“Allah beni niye kör yarattı?”

1. Kul Fiilinin Hâlıkı mıdır?

1. Hz. Mevlâna, “Kul fiilinin halıkı mıdır, Allah şerleri, kötülükleri günahları yaratır mı?” gibi mukadder bir soruya Mutezile mezhebinin görüşlerini tenkit ederek şöyle cevap verir:

“Mutezile der ki: Fiilleri yaratan o (kul) olduğu gibi, ondan meydana gelen her işin yaratanı da yine kuldur. Hâlbuki böyle olmaması lazım. Çünkü ondan meydana gelen her fiil, ya mağlup olduğu akıl, ruh, kuvvet ve cisim gibi bu alet(ler) vasıtasıyladır veya vasıtasız olarak meydana gelir. Onun bu (akıl), ruh, organlar vb. vasıtalarla fiillerinin yaratıcısı olması doğru değildir. Çünkü onun bunların hepsini (de) yaratmaya kudreti yoktur. O halde bu alet(ler) vasıtasıyla fiilleri yaratan da olamaz. Çünkü alet onun hükmü altında değildir. Ve bu alet olmadan da, fiilini yaratan olması imkânsızdır. Çünkü o alet olmadan, ondan bir iş hâsıl olması mümkün değildir. Binaenaleyh kesin olarak anlamış olduk ki, fiilleri y aratan Hakk'tır, kul değildir.

Kuldan meydana gelen ister iyi, ister kötü olsun her fiili, kul bir niyet ve planla yapar… İnsan Tanrı'nın kudretinin kabzası elinde bir yay gibidir.”

Hz. Mevlâna'nın Fîhi Mâfîh'te belirttiği gibi, Mutezile mezhebine göre insan, fiillerinin yaratıcısıdır. Mevlâna bunun doğru olmadığını söyler. Bunu da yukarıdaki açıklamasında şu iki düşünceye dayandırır:

1.Çünkü kuldan ortaya çıkan her fiil, ya onun mağlup olduğu akıl, ruh, kuvvet ve cisim gibi bu aletler vasıtasıyladır.

Hz. Mevlâna kısaca demek ister ki; kul bazı eylemleri yaparken bunları bazı aletler vasıtasıyla yapar. Bunlar “akıl, ruh ve kuvvet” gibi manevi aletlerdir. Yahut bunlar, el, ayak, göz, kulak gibi maddi aletlerdir. Kul bu vasıtalarla yaptığı işlerinde fiillerinin/eylemlerinin yaratıcısı olamaz. Çünkü o, bunların yani mezkur aletlerin hiçbirini yaratmaya kadir değildir. İnsanda bulunan akıl, ruh gibi manevi aletleri Allah yarattığı gibi, insanın cismani organlarını da Allah yaratmıştır.

Kul bu aletleri yaratamıyorsa, onlar vasıtasıyla yaratılanları da yaratamaz. Konuyu biraz daha müşahhaslaştıracak olursak, kul ruhu yaratmadıysa, ruh vasıtasıyla yapılanı da yaratıyor değildir. Kul gözü yaratmadıysa, göz vasıtasıyla gerçekleşen bakmayı ve görmeyi de yaratamaz. Kul kolu yaratamazsa, kol vasıtasıy la gerçekleşen hareketleri de yaratamaz.

Ayrıca; kol olmadan kol vasıtasıyla ortaya çıkan ve yaratılan eylemden de söz edilemez. Akıl olmadan, akıl vasıtasıyla yaratılan düşünce de yoktur. Muhayyile olmadan, onun vasıtasıyla ortaya çıkan ve yaratılan hayalden de söz edilemez.

Ayrıca Hz. Mevlâna diyor ki; bir de insanda olan söz konusu maddi ve manevi aletler, insanın “hükmü altında değildir” yani, mesela insan gözü yaratacak, dizayn edecek, yönetecek, canlı tutacak, besleyecek, görmesini sağlayacak… kudrette değildir. Göz Allah'ın ilim ve kudreti tasarrufundadır. İnsan ise sadece sağa sola bakmak ister, Allah da gözü sağa sola çevirir. Yani ondaki hareketi ve görmeyi yaratır. Bütün maddi manevi aletlerde durum budur. Öyleyse kısaca ifade edecek olursak, kul kâsib, Allah Hâlıktır.

Ayrıca Hz. Mevlâna, akıl, ruh, kuvvet cisim gibi aletlere “insanın mağlup olduğundan” söz etmektedir. Yani akıl, ruh ve kuvvet gibi manevi aletler, insana hükmetmekte ve onu tesiri altında bulundurmaktadır. Yahut insan bu gibi aletlerin gücü nispetinde bir şeyler yapabilmektedir. Yani o, Allah tarafından yaratılan bu aletlere mağlup iken, nasıl bunlarla, yani hâkim ve galip olamadıkları ile yaptıklarının Hâlikı olabilir? Yaratılana mağlup ve mahkûm olan, onlara galip ve yaratan olabilir mi? Oysa yaratan olmak yaratılanlara galip ve hâkim olmayı gerektirir.

2.Yahut onun yukarıda belirttiği gibi, kuldan meydana gelen fiil “vasıtasız olarak meydana gelir.” Yani Allah insanda; ruh, akıl ve organlar gibi maddi ve manevi vasıtaları kullanmadan da kulun vücudunda fiiller yaratır. Bu tür fiiller de kulun iradesine bağlı değildirler. Ciğeri, damarları ve benzerlerini yaratan kul olmadığı gibi, onların eylemlerini yaratan da insan değildir.

Hz. Mevlâna'ya göre insan iradî fiillerinde, Allah'ın kudreti elinde olan bir yay gibidir. Yaydaki hareketleri (fiilleri) yaratan Allah'tır. Yay (kul) Allah'ın yaratmasıyla oku istediği hedefe gönderir.

2. İyiliği ve Kötülüğü Yaratan Bir Allah mı?

Hz. Mevlâna'ya “İyiliği ve kötülüğü yapan (yaratan) bir midir, yoksa iki midir?” diye de sorulur.

Soru Mecusilerin iki tanrı inancıyla ilgilidir. Çünkü onlara göre “Hüda” iyiliklerin yaratıcısı “Ehrimen” ise kötülüklerin yaratıcısıdır. Hz. Mevlâna soru üzerine şu karşılığı verir:

“Sevilen, hoşa giden şeyler (yaratılış bakımından) hoşa gitmeyenlerden ayrı değildir. Çünkü sevilenin zıddı olan sevilmeyenin, hoşlanılmayan olmadan hoşa gidenin olması (varlığı) imkânsızdır. (Zira) Sevilen, hoşa gitmeyenin zevali demektir ve hoşa gitmeyen bir şey (var) olmadan da onun zevaline imkân yoktur. Sevinç (de) kederin yok almasıdır. Keder, keder olmadan yok olmaz. O halde fâil (bunları yaratan) birdir ve bir olur; parçalara ayrılmaz.”

Görüldüğü gibi burada da Hz. Mevlâna hayırları ve şerleri yaratanın bir ve tek olduğunu, tek yaratıcı olarak Allah'ın var olduğunu kabul etmektedir. Şu halde “kul/insan fiilinin hâlıkıdır” diyen Mutezile veya kötülükleri başka bir yaratıcının yarattığına inanan Mecusiler; Hz. Mevlâna'ya göre yanlış düşünmektedirler. Çünkü bu durum, hayrın-şerrin ve zıtların birbirleriyle olan ilişkisi açısından da mümkün değildir. Çünkü sevilen ve sevilmeyen iki zıt şeydir. Sevilmeyen olmadan sevilenin, sevilen olmadan sevilmeyenin varlığı mümkün değildir. Zira sevilenin varlığı sevilmeyenin, sevilmeyenin varlığı da sevilenin zevaliyle mümkündür. Ona göre sevinç denen şey, kederin yok olmasıdır. Keder var olmadan o nasıl yok olur?

Şu halde hayır-şer, iyi-kötü, sevilen-sevilmeyen, sevinç-keder ve bütün zıtlar yaratılış bkımından birbirlerinden ayrılmazlar ve bu cihette birdirler. “O halde fâil, yani bunları yaratan da) birdir” demek hayırları ve şerleri yaratan Allah'tır. Bu durumda Mutezile'nin iddia ettiği gibi, kul/insan fiillerinin yaratıcısı olamaz. Bu takdirde yaratıcı birden çok olacaktır.

3. Şerleri, Kötülükleri Yaratmak Şer ve Kötülük Değil midir?

Evet, bu konuda şöyle de sorulabilir:

“Hayırları ve şerleri Allah yaratıyorsa, şerleri yaratmak şer, değil midir? Kötülükleri yaratmak kötülük sayılmaz mı? Ayrıca Allah şerleri yaratıyorsa, bundan onun şerre razı olduğu sonucu çıkmaz mı?”

Hz. Mevlâna dünya meşgalelerinden şikâyet eden birini teselli ederken aynı zamanda bu tür bir soruya da cevap vermiş olur ve şöyle der:

“… Bu (durum) sıcak bir hamama benzer. Hamamın sıcaklığı külhandan hâsıl olur. Ulu Tanrı ot, odun ve tezek gibi vasıtalar ortaya kor (yaratır). Bunlar her ne kadar görünüşte kötü, çirkin ve iğrenç şeyler iseler de hamamcı için inayet olur (sayılır). Çünkü bunlardan hamamcının hamamı ısınır ve bunun da halka faydası dokunur.”

Sıcak hamam örneği konumuz açısından önemlidir. Allah hoşa giden güzel şeyler yarattığı gibi, dışkı ve dışkının kurutulmuşu olan tezeği de yaratmıştır. Ağaçlarda hoşa giden meyveler, bitkilerde güller yarattığı gibi, görünüşte ve ilk bakışta güle göre çirkin olan otlar ve odunlar da yaratır. Bunlar; yani görünüşte, zahiren bize kötü, çirkin ve iğrenç gelenlerin de yaratılmaları hikmetlidir.

Şöyle ki; bize çirkin ve iğrenç gelen tezek ve odun; hamamcı için iyi ve güzeldir, ona bir inayet sayılır. Çünkü bu iğrenç ve çirkin şeyler, külhanda yakılınca ısı verecek ve hamamı ısıtacaktır. Demek bu tür çirkin ve iğrenç görülebilen şeylerin yaratılması hayırdır ve hikmetlidir. Bunların yaratılması kimine göre çirkin sayılsa da, kimi için sonuçları iyi ve yararlıdır. Mesela; hamamcı ve hamamdakiler için odun ve tezek faydalı ve yararlı ise, bu gibi şeylerin yaratılması boşuna değildir ve bunlar âlemde gereklidir. Demek ki, “halk-ı şer şer değildir, ama kesb-i şer şerdir.” Hamamda yakılarak ısı elde edilen odun bir insanı yakmak için kullanılırsa şer olur. Onu insan yakmak için kullanan insan da olayın suçlusudur.

Diğer yandan; ilk nazarda bazıları için kötü, çirkin ve olumsuz görünen, şer telakki edilen durumlar, onlar için belki sonuçta ihsan ve ikram da olur. Hz. Mevlâna bunu da aşağıdaki örnekle pek güzel açıklar:

“Bir insan tuzak kurar ve yemek yahut satmak için zavallı kuşları tuzağa düşürür. Buna mekr (hile) derler. Fakat bir padişah kendi cevherinden (yeteneklerinden) haberi olmayan, kıymetsiz, acemi bir doğan tutar (yakalar), bileğine alıştırırsa, bundan maksadı onu şereflendirmek, ona bilgi ve terbiye vermektir. Buna hile demezler. Her ne kadar bu (doğanı yakalama) görünüşte mekr (hile) ise de gerçekte doğruluk ve ihsandır; taşı lâl haline getirmek, ölü bir tohumu, insan yapmaktır (buna benzer). Akıl sahipleri bunu böyle bilirler. Hatta bundan daha fazla bir şey (bir şeref bilirler)!

Eğer doğan kendisini niçin tuttuklarını bilmiş olsaydı, o zaman tuzağa ve (onu yakalamak üzere toprağa atılan) taneye lüzum kalmazdı. Canı gönülden, kendisi tuzağı arar ve şahsın bileğine uçarak giderdi.”

Tuzağa düşen doğan için, ilk bakışta, zahiren bu durum kötülük ve şerdir. Böylece hürriyeti kısıtlanmış, kafese konmuştur. Böyle bir esaret hayatı ona bir musibettir ve onun için zordur. Ama onu yakalayan, kendisini şerefli/değerli kılmak istemekte, ona bilgi ve eğitim vermeyi amaçlamaktadır. Bu durumda, doğanı yakalamak neticede hayırdır, hatta ona kurulan tuzak da bir ihsan ve ikram olur. Ama ilk bakışta doğana şer/kötülük, musibet ve hile/mekr olarak görünür.

Ama onun yakalanması ile; vasıfsız bir taş sanki lâle dönüştürülmekte, toprak altına atılan buğday tohumu, insana rızık olup insan yapılmaktadır. Hz. Mevlâna'nın dediği gibi, doğan niçin kendine tuzak kurulduğunu bilse, tuzağa gerek kalır mıydı?

Bu misalde olduğu gibi, zorluklar, musibetler, meşakkatler, nefis, şeytan ve günahlarla düzenlenen imtihanla, insanlar için de tuzaklar kurulmuştur. Fakat zorluklar ve imtihana tabi tutulmamız; sonuçta insanlık için hayır, iyilik ve lütuftur. Musibetler günahlara kefaret olduğu gibi, çalışma, onlara sabır ve rıza ile insanı kemalata yükseltir. İnsanlar teklife ve imtihana tabi tutulmak ve mücahede ile değerli hale gelirler.

Ona göre; şerri yaratmak Allah'a nispetle şer değil, bize nispetle ve bize göre şerdir. Mevlâna konuyu da şöyle de açıklar:

“Evet, (hayır-şer, iyi-kötü) hepsi Tanrı'dandır, ama Tanrı'ya nispetle iyidir. Evet! Doğru, hepsi Tanrı'ya nispetle mükemmeldir, iyidir; fakat bize nispetle böyle değildir. Çünkü pislik, namazsızlık, namaz, küfür, İslâm, şirk ve tevhid bunların hepsi Tanrı indinde iyidir (bunları yaratmak şer değildir). Fakat bize göre, bu hırsızlık, ahlâksızlık, küfür ve şirk kötü, tevhid, namaz ve hayrat (hayırlar) iyidir. Ama Hakka nispetle iyidir (şerri yaratmak şer değildir).

Meselâ, ülkesinde zindan, asmak, hil'at, mal, mülk, raiyyet, düğün, davul ve bayrak bulunan bir padişah için bunların hepsi iyidir ve nasıl hil'at saltanatının kemaline alâmet olursa; darağacına çekmek, öldürmek ve zindan da aynen bunun gibidir. Padişaha nispetle (bunların olması) hepsi kemaldir. Fakat halka göre, hil'atle darağacı nasıl aynı şey olabilir?”

Görüldüğü üzere, Hz. Mevlâna'nın Ehl-i Sünnet'e uyan kader anlayışı ve şer problemine bakışına göre, hayır-şer, iyi-kötü, güzel-çirkin hepsi Allah'tandır. Bunları Allah yaratır, ama onun şerleri yaratması şer değildir. Çünkü şerler hikmetli, gerekli ve farklı ve çok neticeleri olan şeylerdir. İnsana göre şerlere bakılırsa kesb-i şer şerdir. İnsan, şirk, küfür, ahlaksızlık, namazsızlık gibi durumlardan kaçınmalıdır. O konuyu yukarıdaki padişah örneğiyle açıklıyor:

Bir padişahın ülkesinde suçlular için şer olan hapishane, darağacı, cellât, cezalandırıcı kanunlar ve ceza veren hâkimler olur. Bunların ülkede bulunması gerekli, hikmetli ve güzeldir. Hz. Mevlâna'nın deyişiyle o sultanın “saltanatının kemaline alamet” sayılır. Yani suçlulara ceza vermeyen, zulme uğrayanların hakkını korumayan ve iyileri kollamayan bir yönetim eksikli ve kusurludur.

Şu halde, zindan, hapishane, ceza, ceza veren hâkim, padişah ve yönetimine göre iyi ve gerekli olan şeylerdir. Bunların suça bulaşmayanlar açısından da farklı ve çok iyi neticeleri vardır. Öyleyse; “padişah, bazıları için şer ve kötü olan hapishanesini niye yapıyor, bazı insanları niye tutuklayıp oraya atıyor, neden ceza kanunu maddesini yürürlükte tutuyor, niçin hâkimler bazıları için şer olan cezalar veriyor” denilmez.

Gerçi bazı insanlar bunlardan zarar görse de bu cüz'i bir şerdir ve çoğunluk için külli hayırlara vesile olmaktadır. Eğer bir ülkede hapishaneler, hâkimler, cezalar ve ceza kanunları olmazsa, o zaman şerler artar ve hayırlar azalır. Padişaha ve yönetimine nispetle suçlulara yönelik hapishane ve benzerlerinin olması “padişaha nispetle kemaldir. Fakat halka göre, hil'atle darağacı nasıl aynı şey olabilir?”

4. Nefis, Şeytan ve Günahlar Niçin Var?

“Nefis, şeytan ve günahlar niçin yaratıldı?” gibi bir soruya cevap olarak Hz. Mevlâna ayrıca şu açıklamalarda bulunur:

“Mesela bir padişah kölelerinden sebatlı olanı olmayandan, vefa göstereni vefasızdan ayırmak, sözünde duranı, sözünde durmayandan üstün kılmak için türlü türlü sebep ve vasıtalarla onları denemek ve sınamak ister. (Bunlardan) sebatlı olanın olmayandan meydana çıkması için, vesveseli, heyecanlı birine ihtiyaç vardır. Eğer (bunlar) olmazsa, onun sebatı nasıl anlaşılır? O halde vesveseli ve heyecanlı olan (ortalığa vesvese ve heyecan yayan) padişahın köleliğini yapar. Böyle yapmasını padişah istemiştir. Tanrı sebatlı olanı olmayandan ayırt etmek için (sanki) bir rüzgâr gönderdi. Bununla sivrisineği ağaçtan ve bağdan uzaklaştırmak ister. Böylece sivrisinek gidip sabit olan kalır.”

Bu açıklamadan anlaşılıyor ki, Hz. Mevlâna'ya göre nefis, şeytan ve günahların yaratılmasının hikmeti insanları imtihana çekmek, denemek ve sınamaktır. “Nefis, şeytan ve günahlar olmazsa; nefse ve şeytana uyanlar ve uymayanlar nasıl imtihan edilecek, uyanlarla uymayanlar nasıl belli olacaktır?” Bu takdirde iyilerle kötüler, Allah'ın emrine uyanlarla uymayanlar nasıl ayırt edilir? Günah olmazsa, nasıl terk edilir veya nasıl işlenebilir? Bu durumda şu imtihan meydanında insanları imtihan etme, deneme ve sınama yapılamayacağı gibi, imtihan etmenin de anlamı kalmaz. Şeytan ve nefis olmazsa, şeytanın vesvesesi ve nefsin kötülüğe sürüklenmesi de mümkün olmayacaktır. Böylece; Hz. Mevlâna'nın deyişiyle vefa gösterenlerle vefasızlar, Bezm-i Elest'te verdiği sözde duranlarla, durmayanlar ortaya çıkmaz ve belli olmaz.

Şerler ve hayırların birbirinden ayrılmaz halde ve birlikte yaratılmasıyla imtihan gerçekleşebilir. Öyleyse günahlar için vesvese ve tahrikte bulunan nefis, şeytan gerekli olduğu gibi günahların yaratılması da gerekir.

Öyleyse nefis, şeytan ve günahların varlığı bir hikmet ve görev içindir. Onların görevlerini yapmasını Allah istemiş ve bunları yaratmıştır. Onlar Ezel ve Ebed padişahının iradesiyle yaratılmışlar, yine onun istemesiyle görevlerini yapmaktadırlar. İmtihan sırrı onların varlığını gerektirmiştir.

Tabir caizse Allah Taala; sebatlı, vefakâr olanla olmayanı birbirinden ayırmak için bir rüzgâr göndermiştir. Rüzgâra karşı mücahede edenler sebatlarını gösterirken, rüzgâra uyanlar da vefasızlıklarını ve sebatsızlıklarını ortaya koymuş olurlar. Böylece ayette de belirtildiği üzere “Allah, (gerçekten) iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri (nankörleri) de helak etmek ister. Yoksa Allah içinizden cihat edenleri belli etmeden, (günahlara ve zorluklara) sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?” Ayetinin gereğini yapmıştır.

Hz. Mevlâna günahlar vasıtasıyla insanların denenip sınandığını açıklamak için şu misali de verir:

“Bir melik (adamlarından) hain olanın ve kendisine güvenilebilenin ortaya çıkması için (bir) cariyesine: 'kendini süsle ve git kölelerime göster!' diye emretti. Her ne kadar cariyenin bu hareketi görünüşte günah (şer) gibi görünse de gerçekte, sadece padişahın kulluğunu yerine getirmektir.”

Günahlar da, buradaki cariye (kadın köle) örneğinde olduğu gibi, süslü ve köleleri (kulları) cezp edicidir. Allah'a ve emirlerine itaat yerine ihanet edenler, bunlara kapılırlar ve günahlara sabredemezler.

 

Sonuç: Görüldüğü üzere Hz. Mevlâna kader ve doğrudan kaderi ilgilendiren şerlerin yaratılması konusunda önemli açıklamalar yapmaktadır. Onun açıklamaları Ehl-i Sünnetin kader ve şer konusuna bakışına göre kaleme alınmıştır ve açıklamaları şüphe götürmeyecek şekilde Ehl-i sünnetin kader itikadını yansıtır.

 

O, kulların fiillerinin yaratıcısı olduğunu iddia eden Mutezileye de karşı çıkmaktadır. Ona göre yaratıcı olan Allah birdir, hayırları da şerleri de bazı hikmetlerden dolayı ve kulları imtihan için ancak o yaratır. Yukarıdaki açıklamalarda görüldüğü üzere şerleri ve kötülükleri yaratmak şer değildir. Ayrıca Allah şerlere razı değildir. Böyle olsaydı iyilikleri emretmezdi.


ÇOK OKUNANLAR

Prof. Dr. Hayrettin Karaman- Hoş…

Kulağa hoş gelen, gönüllere rahatlık veren, iyi bi...

Temmuz 20, 2009

MALİKÎ MEZHEBİ

Malik b. Enes b. Malik b. Ebi Amir el Asbahî'ye ni...

Temmuz 06, 2009

İSTİLA DEVİRLERİNİN KOLONİZATÖR …

  Prof. Dr. Ömer Lütfi BARKAN Selçuk-Bizans...

Temmuz 06, 2009

HZ. EBU BEKİR'İN HAYATI

Hz. EBU BEKIR ES SIDDÎK (r.a) (571-634)  &nbs...

Temmuz 05, 2009

RÜYALARIN ÖNEM VE ANLAMI

Rasulullah Muhammed Mustafa (aleyhissalatu vessela...

Temmuz 20, 2009

SELEF VE SELEFILIK

Selef kime denir? Hz. Peygamber s.a.v.'in “En ...

Temmuz 06, 2009

Ahmed Avni KONUK

AHMED AVNİ KONUK (1868 - 19.3.1938) Kadı Alî-zâ...

Temmuz 21, 2009

CÂHİLİYYE DÖNEMI

Bilgisizlik, gerçeği tanımama. İslâm, tam bir aydı...

Temmuz 05, 2009

İSTANBUL’DA MEVLEVÎLİK

Mevlevi Ayini ve Semâ Törenleri çok kez doluluk ...

Ocak 11, 2016

SÜNNİ SUFİ YOLLARI

  Ahilik Bayramilik Buhurilik  ...

Temmuz 06, 2009

TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİM…

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dö...

Temmuz 07, 2009

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal

Mevlevilik Ve Gazi Mustafa Kemal Yıl 1922... Kası...

Şubat 06, 2009